<?xml version="1.0" encoding="windows-1254"?><rss version="2.0"><channel><title>Sevgİstanbul </title><link>http://www.sevgistanbul.com</link><description>ABT Blog v1.0</description><webMaster></webMaster><copyright></copyright><language>tr-TR</language><item><title>Bu Sorunun Adı Ne?</title><pubDate>Çar, 03 Mar 2010 20:31:17 GMT</pubDate><link>http://www.sevgistanbul.com?abt=Oku&#38;BlogId=242</link><description><![CDATA[Hayat tecrübemle mi, devlet ya da devletle adeta eşanlamlı hale gelmiş memur sınıfıyla içli dışlı olma halimle mi yoksa Türkiye&#39;de okul dışı ortamlarda ilk kez bu kadar uzun bulunmamla mı  doğru orantılı olarak ilerliyor  bilmem ama insanları tanıdıkça Türk halkının karakterine dair hayalkırıklığımın boyutları artıyor. <br>
<br>
Evet, pek çok iyi özelliğimiz var. İnsanlar kocaman evlerinde yalnızlığa mahkum yaşamıyor, tüm gün boyunca kimseyle konuşmadan geçen günler olmuyor, yemeklerimizin tadı harika, misafirperveriz özellikle yabancılara karşı ve yardımseveriz de,ama olduğu gibi görünme konusunda ciddi sorunlarımız var bence. Hele hele otorite ve güç sözkonusu olduğunda!<br>
<br>
İnsanları tanımak için onlarla birlikte yaşamak, alışveriş yapmak ya da yolculuk etmek gerekir derler,ama bence buna bir de onların güçle ilişkisini görmek şıkkını eklemek gerekiyor. Yani bir insan kendisine göre daha güçlü, yukarıda, statü sahibi, adını siz koyun, birinin yanında melül mahsun duruyor, el pençe divan, boynu bükük bir tavır sergiliyorken, kolay lokma gördüğü, ezebileceğini,azarlayabileceğini, kısaca egosunu tatmin edebileceğini düşündüğü birine karşı aslan kesiliyorsa ortada o insanın karakterine dair ciddi bir soru işareti vardır.<br>
<br>
Hadi diyelim böyle kaypak, güç karşısında adeta köpekleşen insanlar her yerde ve her dönemde var,ama eğer bir ülkenin kültürüne böyle bir anlayış hakimse ve toplumsal hayatın çoğunu böyle bir anlayış yürütüyorsa ilkelere dayanan bir hayat sürdürmek mümkün olabilir mi?Demek ki boşuna demiyor Doğan Cüceloğlu bizde korku kültürü hakim diye, ama işte insan bu tarz insanları,yani kişiye göre adeta bukelemun gibi tavır değiştirenleri görünce onlara saygı duyması imkansız hale geliyor.<br>
<br>
Elbette her insana eşit davranmak pratikte çeşitli nedenlerle mümkün değil. Hiç bir şey olmasa duygular devreye girdiği için insanlara  farklı muamele ediyoruz belki, ama otorite karşısında bizdeki mahsun durup da o otorite kaybolduğu an maskeyi çıkarmak incelemeye değer bir durum bence.<br>
<br>
Mevlana yüzyıllar önce boşuna dememiş ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol diye. Bu tavsiyeye her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var bence normal ve sağlıklı bir toplum olabilmemiz için.<br>
<br>
Toplumsal olarak ciddi anlamda zarar gördüğümüz bu soruna önce ikiyüzlülük dedim,ama sonra sadece bu kelime yetersiz geldi. Otorite ya da güçle sorunlu ilişki desem o da tam karşılamıyor sanki.Burhan Altıntop tarzı bir kompleks mi bu peki?Nedir sahi?<br>
]]></description></item><item><title>Haftasonu Notları (Yerine)</title><pubDate>Paz, 28 Şub 2010 21:26:29 GMT</pubDate><link>http://www.sevgistanbul.com?abt=Oku&#38;BlogId=241</link><description><![CDATA[Bugün 28 Şubat. Ne yazık ki akla güzel şeyler getirmeyen bir tarih,ama ben bugünün siyasi ve anlam ve önemine değinecek bir modda değilim. Onun yerine kısa notlar geçmek geliyor içimden.<br>
<br>
Bu ara ne zaman fırsat bulursam evde özellikle kendimi gerçek dünyadan kaçışın en güzel ve kolay yolu olan filmlere versem ve her DVD başladığında mutlu olsam da sinemada film seyretmenin etkisi bir başka oluyor galiba. Bu haftasonu seçimi araştırmacılığına güvendiğim bir arkadaşıma bırakıp An Education filmine gittim. Aslında her zaman olduğu gibi tamamen de bırakmadım galiba çünkü onun kadar olmasa da kısa kısa vizyondakilere bakmış ve filmin en azından BBC  yapımı olduğunu görmüştüm. Dünkü durumda arkadaşım imdb ve Türkiye ratingleriyle karşıma fazlasıyla hazırlıklı çıktığı için ben ikinci alternatif Valentine&#39;s Day&#39;i savunamadım bile. İnsanın akıllı,araştırmacı,çalışkan arkadaşlarının olması sinemaya giderken bile işe yarıyor işte:).Fakat ne hikmetse böyle kendi kendine yetmekle kalmayıp çevresine de faydası olanların kıymetı bilinmiyor o ayrı bir yazı konusu...<br>
<br>
An Education filmine ismi neredeyse belgesel koktuğu ve bir de BBC yapımı olduğu için temkinli yaklaştım ama son zamanlarda en keyif alarak seyrettiğim filmdi diyebilirim. Nesinden bu kadar hoşlandın diyecek olursanır net ve tek bir cevabım yok. Filmin ana kahramanı Jenny adlı hem güzel hem akıllı ve en büyük hedefi Oxford&#39;a girmek olan 16-17 yaşında bir kız. Okulun en başarılısı olmanın yanında entellektüel zevkleri de gelişmiş. Hayatına birden bir adam giriyor, kızın ve hatta ailesinin hayatını inanılmaz renkli bir hale getiriyor. Oxford&#39;dan başka hedefi olmayan kız ne yapacak diye merak ederken birbirimize de soruyoruz arkadaşımla sen olsan ne yapardın diye. Tam bir cevap veremiyoruz şu anda bulunduğumuz yaştan. Ben illa bir seçim yapmak zorunda mı ikisi de olsun işte diyorum. <br>
<br>
Gerçekte pek olmayacağını bilsek de hem disiplinli bir çalışma,fedakarlık dolu bir hayat hem de renkli bir insan, güzel bir aşk ve sıradışı bir hayatın birarada olabileceği fikri cazip geliyor insana, ama senaryo Jenny ile birlikte bizim de ayaklarımızı yere değdiriyor bir yandan gerçek olamayacak kadar iyi adama sinir olurken. Film mesajı gözümüze sokmasa da kafamıza işliyor: Kısa bir yol yoktur istediğiniz hayata diyor. <br>
<br>
Bu filmi tehlikeli zamanlarımızı geçtikten sonra izlediğimiz için anlamı yok, liseli ya da aklı karışmaya müsait kızlar izlemeli diyordum ama bu akşam üzerinde çalışmam gereken bir şey yük gibi gelince <br>
faydası oldu sanki. Gerçi biz hep farkındaydık kısa bir yol olmadığının ama sanki bizimkiler de pek bir uzun oluyor gibi...Yok mu bunun bir ortası?<br>
<br>
Neyse,güya tüm haftasonundan notlar aktaracaktım,ama filme dalınca uzattım.Seyredin derim bu filmi. Benim notlar da başka bir araya kalsın...<br>
]]></description></item><item><title>Doğramacı&#39;nın İfade Ettiği...</title><pubDate>Cum, 27 Şub 2010 01:22:40 GMT</pubDate><link>http://www.sevgistanbul.com?abt=Oku&#38;BlogId=240</link><description><![CDATA[Biz Bilkentliler arasında öyle pek bir okuldaşlık ruhu yoktur. En azından benim gözlemlediğim kadarıyla. Yani ODTÜlüler ya da hatta Boğaziçililer arasında olduğu kadar bile. Belki hepimiz teker teker Bilkentli olmaktan mutluyuzdur da o bireysellikten pek sıyrılamamışızdır.Tabii bunda göreceli olarak yeni olmanın ve kurumsallaşmanın zamana bağlı olmasının da etkisi var. Yine de Bilkentliler&#39;in hem fikir olduğu ilk konulardan biri ne dense herhalde Doğramacı Ailesi&#39;nin okula ve dolayısıyla ülkeye yaptığı katkı denir.<br>
<br>
Bir kandil gününe Prof. İhsan Doğramacı&#39;nın, ya da Bilkent&#39;teki adıyla &#39;Hocabey&#39;in vefatının haberiyle uyanınca ilk tepkim keşke herkese onunki gibi dolu dolu bir hayat nasib olsa oldu. Evet, belki pek çok kimse için Doğramacı ismi eşittir YÖK ve hatta literatürümüze soktuğu türban kelimesi,ama Bilkent ve öncesinde Hacettepe ile hayatları kesişenler için o bunların ötesinde anlam taşıyan vizyon sahibi tam bir eğitim gönüllüsü. <br>
<br>
Bir tıp adamı olarak ve Hacettepe&#39;de yaptıklarını bile tam bilmem,ama sadece Bilkent&#39;e bile bir eser olarak bakmak Doğramacı&#39;yı rahmetle anmak için bir sebep bence. 2010 yılından geriye bakınca kolay belki özel üniversiteleri hayata geçirmek. Hele hele Bilkent&#39;le yarışır ve hatta onu estetik ve sosyal açılardan geçer hale gelmiş Koç ve Sabancı gibi örnekleri düşününce ne var ki bunda denilebilir. Ankara&#39;da bozkırın ortasındaki Bilkent köhnemiş bile gelebilir üniversiteye şimdi başlayanlara. Fakaat 1980li yılların ortalarını ve hatta başlarını hayal edin. Özel üniversite fikrinin bile olmadığı bir Türkiye&#39;de yoktan bir kurum oluşturmayı. Üstelik kütüphanesinden akademisyenlerine, trafik kurallarından binalarda sigara içilmemesine kadar dünya standartlarında bir okul! <br>
<br>
Hocabey, bunu hayal etmekle kalmamış, Türkiye gibi iş yapmak isteyene binbir bahanenin sayıldığı, başarının kıskanıldığı ve cezalandırıldığı bir ülkede başarmış da! Biikent, en azından benim girdiğim sene olan 1997&#39;de İstanbul&#39;dan rahatlıkla Boğaziçi&#39;ni geçen puanlarla öğrenci cezbeden ve o öğrenciyi Ankara&#39;ya rağmen mutlu eden bir okuldu. En sevdiğim yönlerinden biri de  özel olmasına rağmen öğrencisini müşteri değil geleceğin akademisyeni gibi görmesiydi. Bu vizyonu da elbette Doğramacı&#39;ya borcluydu.<br>
<br>
Sadece Bilkent&#39;in yetiştirmekte olduğu mezunlar bile bir faninin geride bırakabileceği en güzel eserler arasında iken Doğramacı&#39;nın ne kadar anlamlı bir ömür geçirdiğini görüp gıpta etmemek mümkün değil.<br>
<br>
Nur içinde yatsın...<br>
<br>
Türkiye 10 Doğramacı&#39;ya sahip olsa bile ne fark olurdu bir hayal etmek lazım...<br>
]]></description></item><item><title>Pes!</title><pubDate>Sal, 23 Şub 2010 16:16:07 GMT</pubDate><link>http://www.sevgistanbul.com?abt=Oku&#38;BlogId=239</link><description><![CDATA[Her yeni haftaya bomba haberlerle başlıyoruz bu ülkede. E Türkiye gibi bir ülkede yaşayıp da aksine şahit olan olmamıştır herhalde pek. Ortalık pek toz duman gözükse de aslında ben bu süreçleri olması gerektiği gibi atlatırsak Türkiye&#39;nin hak ettiği anlamda bir demokrasiye kavuşabileceğine inanıyorum.<br>
<br>
Ne yazık ki bizde şimdiye kadar at iziyle it izi o derece birbirine karışmış ki suç işleyenler hem suçlu hem güçlü konumlarını korumakta zorlanmamışlar. Tam aksine, şıracının şahidi bozacı düzeni içinde sürdürüp durmuşlar bu çarpık düzeni.Şimdi ise  nasıl olsa bize dokunamazlar rahatlığı içinde her türlü hukuksuzluğa ve suça teşebbüs edenlere hesap sorma dönemi başladı. Haliyle bu ilkler bu düzenin devamından çıkarı olanlar, ya da &#39;normal&#39;leşme ile dokunulmazlıklarını kaybedecek, ellerini kollarını sallayarak hazırladıkları ve binlerce masum insanın hayatını karartacak darbe planları sebebiyle hesap sorulacak olanlar rahatsız. <br>
<br>
Hadi suç işleyenlerin ve onların üstünü örtmede pay sahibi olanların tepkileri anlaşılır da özellikle dün başlayan Balyoz darbe planına dair tutuklamalar karşısında Deniz Baykal&#39;ın tepkilerini anlamak mümkün değil. Bir ülkenin Anamuhalefet lideri değil de sanki gerçek olduğu ortaya çıkan darbe belgelerinin avukatı konuşuyordu. Sanki darbe yapıldı düşüncesi geçiyor içimizden demiş CHP &#39;lider&#39;i Deniz Baykal. Konuşmasının devamında saygın insanlar gözaltına alınıyor diyordu. Engin Ardıç&#39;ın yorumu aklıma geldi yine: Darbe planını hazırladı diye Bakkal Mehmet Efendi alınacak değil herhalde sorguya! Kaldı ki darbe günlükleri de, Balyoz&#39;a varana kadar ismini bile hatırlamakta zorlandığımız darbe planları çarşaf çarşaf yayınlandı. Üstelik bunların gerçek olduğu da ortaya çıktı. Bu durumda anormal olan tüm bunlar olmamış gibi davranması olurdu bu ülkenin savcılarının! <br>
<br>
Deniz Baykal&#39;a pes derken bir yandan da şimdiye kadar sırtını daima orduya ve bürokratik oligarşiye dayayarak varlığını sürdürdüğünü akıldan çıkarmadım elbette. Hadi onun da anti demokratik olduğu apaçık meydanda olan bu faaliyetlerin avukatlığını yapmak için kendince bir hesabı var. Peki ya toplumda çoğunluğu oluşturmasa bile bütün bunların hükümetin muhalefeti susturma planının bir parçası olduğuna inananlara ne demeli? Bu konuda medyamıza çok şey borçluyuz elbette. Hoş, böyle düşünen ve başını kuma gömmekte ısrarlı kitle toplumun taş çatlasa beşte biri falandır herhalde,ama işte insan istiyor ki Türkiye&#39;deki sancılı dönüşüm doğru okunsun, anlaşılsın, kimsenin gözü daha fazla bağlı kalmasın.<br>
]]></description></item><item><title>Motivasyon</title><pubDate>Paz, 21 Şub 2010 21:08:09 GMT</pubDate><link>http://www.sevgistanbul.com?abt=Oku&#38;BlogId=238</link><description><![CDATA[Günler değil haftalar birbirini hızla kovalıyor ve Türkiye geriye dönüp bakıldığında belki 27 Nisan süreci kadar kritik algılanacak bir dönemden geçiyor. Takip ediyorum etmesine,ama galiba insan kendi hayatıyla ilgili meselelere çözüm bulamazken ülke gündemiyle istediği kadar ilgilenemiyor bile...<br>
<br>
İstisnasız her gün ve hatta bu haftasonu olduğu gibi bazen her gün çalışsam ve işlerimi aksatmasam da şu ara ciddi bir motivasyon eksikliği hissediyorum özellikle kendimi geliştirmeye yarayacak işler konusunda. Belki de nasıl olsa Türkiye gibi bir ülkede pek çok şey keyfi olduğu için işe yaramıyor düşüncesi bu hale sebep oluyor bilmiyorum ama bu hafta Türkiye dışından bir teklif geldi beni mutlu eden ve çabalamam gerektiğini düşündürten. <br>
<br>
Kaç yıl önce bitirdiğim ve rafa kaldırdığım master tezim bir Alman yayınevinin ilgisini çekmiş. Sadece akademik işleri basan bu yayınevi benim tezimi de basmak istiyormuş! Tabii hiç aklımda yokken gelen böyle bir teklif beni mutlu etti. Yani ucunda kendi ismimi taşıyan bir kitap söz konusu. Ve ben değil onlar beni buldu. Yani kör istedi bir göz,Allah verdi iki göz durumu. Ne var ki onlar bulmuş ve ilgilenmiş de olsalar teklifin somut hale gelmesi için gözden geçirmek gerekiyor arşivimde duran tezin. Aslında fırsat olsa güncellense o tez kadar ekleme bile yağılabilir asker-sivil ilişkilerinde son dönemde yaşananlara bakarak.<br>
<br>
Ne yazık ki bu derece güzel bir teklif bile beni pek motive ediyor diyemem. Motivation follows action derler ve evet cidden başına oturmadan bir işin ilham beklemek saçmadır,ama uzun ve stresli günler sonrası eve geldiğimde zihnen enerjim kalmamış oluyor. <br>
<br>
Napmak gerekir ki hevesle tezle uğraşmak için?Bu işi benden başkası yapmayacağına ve böyle bir fırsatı heba edersem kendime daima kızacağıma göre bu deve ya güdülecek ya güdülecek...Başka konularda bu diyardan gitmek ihtimaller arasında olsa bile...<br>
<br>
]]></description></item><item><title>Sevgililer Günü</title><pubDate>Paz, 15 Şub 2010 01:00:47 GMT</pubDate><link>http://www.sevgistanbul.com?abt=Oku&#38;BlogId=237</link><description><![CDATA[Tatil günleri bile takvim ve saat farkındalığı olan biri olarak Sevgililer Günü&#39;nü, hele hele de internet,televizyon ve gazeteler dahil tüm medya gözümüze bu derece sokmuşken fark etmemek olmazdı kutlasak da kutlamasak da. Orjinal adı St. Valentine&#39;s Day, yani bir Hristiyan azizden ismini alan bir gün olsa da bu gün artık tüm dünyada aşkın bir sembolü adeta. Daha doğrusu kapitalizmin tüketimi kamçılama vesilesi olarak kullandığı günlerden biri. <br>
<br>
Bunda bir sakınca gördüğüm sanılmasın. Zira paylaştıkça azalmayan ve aslında özünde gerçekten dünyanın yaratılma sebebi olan sevginin, daha doğrusu aşkın kutsanmasının ve hatırlanmasının kime ne zararı olabilir ki?Hayatında aşk olmayanlara yaşattığı göreceli yoksunluk (relative deprivation) hissi hariç! Elbette, günümüzde aşk sanılan ya da lanse edilen bir sürü ilişkinin aşk olmadığı ya da sadece olmuş olması için yaşandığı açık. O nedenle aslında ilişkilerin neredeyse  çıkarlara indirgendiği bir dünyada 14 Şubat günü insana sadece alışveriş merkezlerini ve restoranları hatırlatıyor. <br>
<br>
Bugün de çok farklı olmamıştı. Bir arkadaşıma bir konuda yardım ettiğim ve kendimi işe yarar hissettiğim için mutlu olduğum, başka bir arkadaşıma uğradığım ılık bir kış gününün Sevgililer Günü olduğunu akşam yemeğe gideceğim başka bir arkadaşım lütfen çok sevgililer günü atmosferi olmasın diyene kadar unutmuştum bile.Mümkün olduğunca geleneksel bir yer seçelim derken benim hiç hazzetmeyeceğim şekilde çocuk sesleri arasında yemek yerken bulduk kendimizi. Sonrasında gittiğimiz sakin yer kırmızı kalplerle,çiftlerle,romantik şarkılarla doluydu,ama bizim yine hayat üzerine kendi sohbetimiz o kadar başkaydı ki ikimiz de pek takmadık herhalde.<br>
<br>
Tam Sevgililer Günü&#39;nü göreceli yoksunluk yaşamadan atlattım diyordum ki Habertürk&#39;te İskender Pala&#39;nın aşk üzerine bırakılamayan sohbetine rastladım. Adam Divan edebiyatından o kadar güzel örnekler vererek anlatıyor ki aşkı insan hem insanda ne kadar büyük bir sevme potansiyeli olduğunu anlıyor hem de aşksız hayatın aslında ne kadar yavan olabileceğini...Ne 14 Şubat reklamları ne tüm o pazarlama taktikleri ne de etrafta somut olarak görünen başka işaretler...Hiçbiri değil,ama yüzyıllar öncesinden kalan beyitler hissettirebiliyormuş demek ki insana göreceli yoksunluğu...]]></description></item><item><title>Bahşiş</title><pubDate>Paz, 14 Şub 2010 22:06:03 GMT</pubDate><link>http://www.sevgistanbul.com?abt=Oku&#38;BlogId=236</link><description><![CDATA[Türkiye malum ilginç bir ülke, hatta siyaset bilimi ve sosyoloji açısından bir vaka!Modern ve geleneksel aynı anda var olmaya devam ediyor. Eski ve yeni de öyle. Haliyle gelişmişlik konusunda bir standart da yok. Dünyanın en son model neyini istiyorsanız onu bulmanız da mümkün İstanbul&#39;un münasip yerinde, içme suyu sorununu çözememiş evlerle karşılaşmanız da belki ülkenin doğusunda bile olmayan bir yerinde. <br>
<br>
Kredi kartı kullanımı da en azından şehirlerde ilerlediğimiz ama bilinçli olmayı öğrenemediğimiz bir konu. Sanırım çoğu kişi kredi kartını avans gibi algılıyor, ya da ödemek zorunda olmadığı bir borç! Hatta bazen devletin borcunda kendisine yardımcı olmasını bile bekliyor.Yine de bu konuda artan çeşitlilik bence iyiye işaret. <br>
<br>
Yalnız dikkatimi çeken ve pratikte çok faydalı olabilecek bir eksiklik var. O da kredi kartı sliplerinde bahşişe ayrılan bir bölüm olmaması. Amerika&#39;da hesap ödemiş olanlar bilir. Ödeme yapacağınız zaman yekünün altında bir de tip kısmı vardır boş bırakılan.Gönlünüzden geçen kısmı yazar, hesaba ekler ve kredi kartınızla o şekilde hesap ödersiniz. Böylelikle yanınızda bozuk para olmaması problem olmaz. Daha da güzeli tamıtamına ne kadar bahşiş vermek istiyorsanız o rakamı yazarsınız oraya. Tabii Amerika&#39;da müşteri memnuniyeti adeta kutsal bir kavram olduğu için özellikle garsonlar iyi kazanç elde etmek için ellerinden geleni yapar ve zaten az bahşiş verirseniz kendinizi kötü hissedersiniz.<br>
<br>
Hoş, Türkiye&#39;de özellikle restoranlarda bahşişin pek  hak edildiğine inanmıyorum ama yine de artık kredi kartı ile bahşiş verme seçeneğinin eklenmesi büyük kolaylık olur. Bakalım kim böyle bir uygulamayı hayata geçirecek...]]></description></item><item><title>İstanbul&#39;un En Güzel Saatleri</title><pubDate>Per, 11 Şub 2010 00:36:41 GMT</pubDate><link>http://www.sevgistanbul.com?abt=Oku&#38;BlogId=235</link><description><![CDATA[Ne kadar İstanbul&#39;a hasret duyarak yaşadığımı düşünsem de ne zaman bu şehre gelsem artık  İstanbul&#39;un yaşanması iyice zor bir yer haline geldiğini düşünmeden edemiyorum. Trafik beni deli ediyor, insanların vurdumduymazlığı ve kalabalığı bir süre sonra içimi daraltıyor,ama yine de içimi dinleyince asla Ankara&#39;da kalıcı bir hayatı tercih edemiyorum. Eninde sonunda İstanbul&#39;a geleceğim düşüncesi beni ayakta tutan galiba. Hoş, şükretmem gerekir ki istediğim kadar çok gelebiliyorum da aslında yorgun şehrimize.<br>
<br>
Dün ve bugün bir kez daha kanaat getirdim ki İstanbul&#39;un en güzel saatleri sabah 11 ile öğleden sonra 4!Yani işi olanın işte,okulu olanın okulda odluğu, sokakların sokak kedi ve köpekleri ile ancak yaşlılara ve çocuklara kaldığı, trafikte ya da toplu taşıma araçlarında ise çoğunlukla ev kadınlarının olduğu saatler! Bu saatlerde tadına kış gibi İstanbul&#39;un güzelliğinin en az ortada olduğu bir mevsimde bile şehrin tadına doyum olmuyor. Sonrasında dışarıda olmak ise insana geceyarısından sonra evine dönmemiş Külkedisi hali yaşatıyor adeta. İnsan daha önce yaşadığı güzel saatleri bile unutuyor kırmızı ışıklarda,korna sesleri ve ilerlemeyen trafik içinde tam anlamıyla sıkışmışken.<br>
<br>
Dün tam da sözünü ettiğim saatlerin son dilimlerinde şehirde rastgele yürüdüm. Etiler&#39;de bir işim vardı. Onu bitirdikten sonra neden Arnavutköy&#39;e inmiyorum ki hiç gitmediğim bir yolu deneyerek dedim kendime. Mevsim bahar olsa çok daha iyi olurdu,ama kışa rağmen arabayla sadece hedefe varma düşüncesiyle geçtiğim bazı kestirme yollarda yavaşça, etrafa bakarak yürümek ve arabayla normalde geçilmeyecek sokakları keşfetmek çok iyi geldi bana.<br>
<br>
Malum, İstanbul&#39;un hep görünen yüzünü görüyor Türkiye&#39;nin kalanı özellikle dizilerde. Yalılar,villalar,son moda dayalı döşeli evler, koca koca jipler, dergilerden fırlamış gibi insanlar. Elbette öyle bir kesim var şehrin bazı yerlerinde,ama dün Arnavutköy&#39;e doğru inerken sahilde hep gördüğümüz makyajlı ve estetikli kısım dışında arkalarda başka hayatların varlığını hatırladım. Tepelerinde ya da bazen yanlarında yükselen modern ve ultralüks binalara inat kimbilir hangi göç dalgası sırasında yapılmış gecekondumsu binalar, onların bahçesinde kadınların büyük ihtimalle örgülerini ellerine alarak bir divana oturarak sohbet ettikleri asma çevrili çardaklar, iplere kurutmak için asılmış dizi dizi beyaz çamaşırlar bana belki de mahalle ya da komşuluk buralarda ölmemiştir diye düşündürttü. Bir de nedense tuhaf bir rahatlama hissettim. Hayır, insanlar ne durumda, halime şükredeyim duygusuyla değil. Zira paranın problemleri çözmede etkisini yadsımasam da aslında temelde insanların kaygı ya da mutluluk düzeyinin yakın olduğunu biliyorum. Benim rahatlamam sanırım ne kadar çok alternatif hayat tarzı olduğunu ve insanların aslında kendilerini zihinlerinde kuşattğını hatırlamam sayesinde oldu. <br>
<br>
Sahile yaklaştıkça karakter sahibi sokak ve evlerin sayısı arttı. Haliyle içimdeki bir gün böyle eski ama şahsiyetli bir yerde yaşamak ve hayatını okuyup yazarak sürdürmek isteyen Sevgi de canlandı. Kesin böyle bir yer istiyorum derken bir taraftan da &#39;modern&#39; hayata  ve akıllı evlere itibarın gitgide arttığı bir dünyada acaba böyle evlerde yaşamak sadece aramızda yaşayan yabancılara has entel hevesler mi diye düşünmeden edemedim.<br>
<br>
Sahile kadar inmişken trafik saatine kalmaktan korksam da Adem Baba&#39;da balık yemeden ayrılmadım oradan. Karşı masamda gayrımüslüm, yani semtin yerlileri olduğunı tahmin ettiğim  yaşlı teyzeler hiç acele etmeden sohbet ediyorlardı. Acaba neler yaşadılar bu sokaklarda diye merak ederken keşke onlardan dinlemek mümkün olsaydı hikayelerini diye geçirdim içimden. <br>
<br>
Uskumru da güzeldi, insan azken sahilde yürümek de,ama ahtapot gibi tüm şehri saran trafik ortaya çıktığında bu keyiften pek eser kalmamıştı. İstanbul&#39;da yaşamanın bedeli de bu olsa gerek...<br>
]]></description></item><item><title>Ejder Kapanı</title><pubDate>Paz, 07 Şub 2010 21:12:58 GMT</pubDate><link>http://www.sevgistanbul.com?abt=Oku&#38;BlogId=234</link><description><![CDATA[Sınemaya hiç bir zaman hayır demediğim halde geçen akşam uykusuzluğumla mücadele edip kendiimi adeta zorlayarak dışarı çıkmamın nedeni bir arkadaşıma birlikte sinemaya gitme konusunda söz vermemdi. Bazen düşünüyorum da bana böyle küçük sözlerde bile durmayarak karşımdaki insanın planını bozmak bile rahatsız edici gelirken bazı insanlar acaba nasıl rahatça başkalarının hayatlatını mahvederek yaşıyor...<br>
<br>
Neyse,salon tercihimiz Panora bence iyi seçimdi. Zaten Ankara&#39;da bildiğim bir kaç tane var,ama bu bana Amerikan sinema salonlarını aratmadığı için daha iyisini aramadım henüz Ankara&#39;da. Yalnız bizim aklımızdaki ilk film Up in the Air yoktu. Diğer iki yabancı alternatif de akılda bile kalmayacak cinsten hafif filmlere benzediği için bari bir Türk filminin gişesine faydamız olsun diyerek Ejder Kapanı&#39;na girdik. Zaten film hakkında güzel eleştiriler okumuştum ama körler sağırlar muhabbeti olma ihtimaline karşı temkinli oturdum koltuğa. Pedofillerle ilgili polisiye bir film pek içaçıcı olmasa da bir emniyet mensubu ile polisiye bir film seyretme fikri de ilginç geldi bana doğrusu. Zaten film boyunca da gerçekten böyle mi tarzı sorularım eksik olmadı Tabii bazı kısımların doğrudan Amerikanvari olduğu da çok açıktı. Benim arkadaşın aklı daha çok filmde henüz stajyer, yani öğrenci olan kızın (Berrak Tüzünataç) hal ve hareketlerine takıldı, o kısımları gerçeklerden çokça uzak buldu. Senaristlere duyurulur.<br>
<br>
Gelelim filme. Malum, Kenan İmirzalıoğlu ve Uğur Yücel başrollerde. Usta-çırak,baba-oğul yakınlığı içinde iki cinayet masası elemanı rolünde, pedofillere işkence yaparak öldüren katilin peşindeler. Film insanı baymıyor işkence ve kan görüntüleri biraz fazla CSI dizilerinden esinlenmiş gibi gelse de. Sonuna doğru hikayede ortaya çıkan &#39;twist&#39; aa dedirtiyor insana ve artık biz Türkler de demek ki iyi film yapabiliyoruz diye hissettiriyor. <br>
<br>
Uğur Yücel de Kenan da (soyadını yazmak zor geldi şimdi yoksa tanımadıklarıma ilk isimleriyle hitap etme gibi bir alışkanlığım yok) çok iyi bir oyunculuk sergiliyorlar. Kenan, sadece yakışıklı bir adam olduğu için bu kadar rol kapılamayacağını gösteriyor ki zaten şiveyle konuştuğu, kötü giyindiği  ve bıyıklı olduğu bu rolde yakışıklı da görünmüyor pek. <br>
<br>
Genel olarak beğendiğim Ejder Kapanı&#39;na eleştirilerime gelince: Amir ve başkomiser tiplemeleri gerçeklerle çok uyumlu değil gibi. Yani accayip gece hayatı olan, otelde yaşayan ama cinayetleri çözmede üstüne adam olmayan Çerkez karakteri....Bir kere insan o kadar sigara ve içki içerek değil cinayet çözmek ya da polislik yapmak, masabaşı memur bile olamaz...Yine aynı şekilde Akrep&#39;in yaşadığı metruk binaya benzer ev ve İstanbul&#39;da her daim sular seller gibi yağmur yağması da gerçekçi değildi. Polisiye film yapacağız diye tüm şehri karanlık göstermişler.<br>
<br>
Son olarak çoook kasmışlar ve keşke yapmasalarmış dedirten,en azından bana, araba ile takip sahnesi ve taksi (evet bildiğimiz ticari taksi) ile Galata Köprüsü açıkken üzerinden atlamak...Bunlar olmasa da film kötü olmuş denemezdi.<br>
<br>
Konunun özüne ise hiç değinmiyorum. Zira pedofiller konusunda ne yapmanın en doğru karar olduğu hala tartışma konusu,ama onları hapishaneden kontrolsüzce dışarı salmanın en kötü tercih olduğu ortada. <br>
<br>
Ejder Kapanı&#39;nı beğendim beğenmesine ama o gece rüyamda ejder diye tanıtılan hayvanlara benzer haşereler de gördüm. Türk sineması kazansın dedik,ama belki de güzel bir uyku için masal kıvamında bir Hollywood klişesi seçmek en güzeli:)]]></description></item><item><title>Gönüllü Yarı Açık Tutukevi</title><pubDate>Per, 04 Şub 2010 17:28:42 GMT</pubDate><link>http://www.sevgistanbul.com?abt=Oku&#38;BlogId=233</link><description><![CDATA[Neredeyse bir yıl önce, belki de daha uzun zaman önce, görüşlerine değer verdiğim (bana değer verdiğini düşündüğüm için biraz daha fazlaca,ama zaten insanlara verdiğimiz değer onların bize verdiğini sandığımız değere göre belirlenmiyor mu zaten?) biri bana hapishanede yaşar gibi bir hayatım olduğunu söylediğinde abartılı bulmuştum bu yorumu. Zira aslında pek çok açıdan harika (en azından dışarıdan öyle gözüken) bir düzenim var. Kendi hayatımdan ve günlük rutinimden bahsetmem işimden bahsetmemi gerektireceğinden bu konudan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyorum ama galiba kendi kendimi yavaş yavaş hiç bir eksiği olmayan, modern ve güzel bir hapishaneye mahkum ettim. <br>
<br>
Ankara&#39;da yaşamanın en rahat ve konforlu olabileceği bir mekanda, trafikten uzak mı uzak, istemezsem birlikte çalıştığım insanlar hariç kimseyi görmeyeceğim bir hayat sürdürüyorum. Kalabalık içine eğer Köşk&#39;te bir davet olmazsa çıkmıyorum, kaba insanla karşılaşmıyorum, gün içinde gidip geldiğim rota bile değişmiyor. Tabii bu stresten uzak olduğum anlamına gelmiyor. Dışarıda başka bir hayat olduğunu bilsem de nedense rotamın dışına çıkmak gibi bir ihtiyaç bile hissetmiyorum. Benim için Ankara eşittir iş nedeniyle bulunduğum yer. Sosyalleştiğim, güldüğüm,espri yaptığım insanlar da iş arkadaşlarım. Bu duruma o kadar alıştım ki gönüllü olarak yarı açık bir tutukevine kendimi hapsettiğimi ancak İstanbul&#39;a gidince hissediyorum. İşin ilginç kısmı ise Ankara&#39;da başka bir alternatif olabileceğini teoride bildiğim halde bu &#39;Truman Show&#39; tarzı hayatı değiştirmek için tek bir adım bile atmıyorum. <br>
<br>
Bakalım Truman Show bitince ne olacak, ama şimdilik bu kafesin dışına çıkınca, mesela markete ya da sinemaya bile gidince tuhaf hissettiğim oluyor. Ben bile böyle hissediyorsam kimbilir uzun yıllar makam sahibi olmuş, normal hayata hiç karışmamış ya da sivil hayattan hep uzak yaşamışlar neler yaşıyordur diye merak etmeden edemiyorum...]]></description></item></channel></rss>