1400.Yılında Kuran Sergisi ve İnsanlar…

4 Eyl 2010 Kategori: Genel, Güncel

Son zamanlarda büyük şehirlerden kaçıp neredeyse köy hayatına dönmek pek bir moda. Ya da benim gözüme bu haberler daha çok çarpıyor.Herkeste bir organik takıntısı ama daha da önemlisi insanlardan kaçma isteği. Tamam, insan insanın kurdu ve birbirimize verdiğimiz zararı doğada başka hiç bir şey bize veremez ama cidden doğru insanlarla olunduğunda insan aynı zamanda başka insanlar için adeta bir şarj kaynağı. Bunu bu akşam bir kez daha anlamış bulunmaktayım.Daha da önemlisi kendi adıma insanlardan beslendiğimi ve kesinlikle insanlarla bol iletişim halinde olacağım bir iş için yaratıldığımı anladım.

Başlıkla çok alakası yok sanılabilir,ama zaten bu bir haber portalı  olmadığı için olaylara kişisel merkezli yaklaşmam doğal değil mi?Zaten hepimiz koca koca egolarla uğraşıp başkalarının hayatları etrafında dolanıyoruz.Burası rahatça at koşturabildiğimiz tek alan adeta.

Bu akşam Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde başlıkta adını gördüğünüz serginin açılışına ve sonrasındaki iftardaydım. Sergi kısmı, belki tam iftar öncesi halsizlikle dolaştığım için, bende yeni bir heyecana yol açmadı. Sadece asırlar geçtikçe süsleme sanatında ne kadar ileri gidildiğini ve özellikle biz Türkler’in şekle ne kadar önem verdiğimizi düşündüm. Gezerken Mauritius adasından bir adam yanımdaki arkadaşım ve benimle sohbet etti. Arkadaşımın ülkesine gitmiş olması onu hem şaşırttı hem mutlu etti. Beni de davet etti ve eşinin iyi bir evsahibi olduğunu söyledi!İşin ilginci biz hiç bir şey demediğimiz halde adamın referandumdan bahsetmesi ve evet çıkmasını umduğunu söylemesiydi.Aklın yolu bir ama ideolojik körlük olunca Mauritius’taki görüyor da faydalanacak görmüyor…

Ben erkenden rastgele bir masaya oturdum.Az sonra yaşlı bir çift geldi masaya.Çok tatlı insanlar oldukları belliydi,ama bir şekilde iyi akşamlar demenin ötesine geçmedik yemek başlayana kadar. Bazen gerçekten çok güzel sohbet edebileceğiniz insanlarla bile ilk cümleyi kurmak zor olabiliyor. Ben de herhalde vurdumduymaz ve kaba bir yeni nesil temsilcisi olduğumu düşünmüşlerdir diyordum içimden bir yandan iphone ile oyalanırken. Masaya gelen ve çok gerekli cümleler kurmasa da herkesin arasında iletişim kurulmasını sağlayan muhabir olduğunu öğrendiğimiz kız sayesinde keyifli bir sohbete başladık. Yaşlı amcanın Türkiye’de ilk kalp pili takan kişi olduğunu öğrendik ama daha ilginci antik tıp malzemeleri koleksiyoneri olması ve bu konudaki maceralarını dinlemekti. Bir hastası resmen köyünde bulduğu antik eserleri getirirmiş ve bizim genç asistan doktor onları inceler,sever ve sonra iade edermiş. İngiltere’de eğitime gittiğinde British Museum’da konuyu iyice öğrendikten sonra bu konuda bir kitap bile yazmış. Kendi mesleklerinde başarılı oldukları yetmezmiş gibi bir de böyle hobilerde ilerleyen insanlara bayılıyorum!Yaşayan tarih gibi olan bu çifti de ilgiyle dinledim.İstanbullu olmalarına rağmen mecburen Ankara’da yıllarca yaşamaları, amcanın Philadelphia dönemi de aramızdaki nerdeyse yarım asır farka rağmen ortak noktalar oldu. Giderken bana öyle güzel şeyler söylediler ki hem kendimle hem hayatımla ilgili umutla doldum. Gün, hatta hafta boyu olan hiç bir şey -ki aralarında başkalarına güzel gelebilecek şeyler de vardır- bana bu yaşlı çifte sohbet kadar iyi gelmemişti. Ziyarete bekliyorlar beni.Yolum düşerse uğramak niyetim.

İftarda yapılan konuşmalar da fena değildi. Ertuğrul Günay’ın Kuran’ın içeriğine dair sözleri ne yalan söyleyeyim beni şaşırttı. Acaba eskiden de böyle miydi yoksa AK Partililer beynini mi yıkadı diye arkadaşıma espri bile yaptım (bu espriyi başka tarafından anlayacakların olduğunu biliyorum). Elbette inançlar her zaman dile getirilmek zorunda değil. Ya da bazen ortamı da olmaz. O nedenle belki de ben bu kez biraz ‘judgmental’ davranıyorum. Yoksa entellektüel duruş açısından, özellikle 27 Nisan sürecinde Ertuğrul Günay benim çok takdirimi kazanmıştı. Hayat tarzı gerçekten hiç ilgilendirmiyor beni. Önemli olan tutarlılık ve samimiyet…

Sultanahmet Meydanı’na bakan müzenin huzur dolu atmosferi de insanlar da iyi geldi bana kısaca.Yalnız bir kaç tane insana bakınca sadece botox kelimesini hatırlatan teyze ilginçti. Burun ve dudak estetikleri ve botoxlarıyla aynı fabrikadan çıkmış gibi duran bu kadınlara biri itici olduklarını söylemeli aslında. Neyse, herhalde koleksiyoner kimlikleriyle oradalar diye düşündüm zira arkadaşım ezandan bir kaç dakika önce yemek yemeye başladıklarını söyledi bir kaçının. Müslüman bir ülkede 2-3 gün Ramazan’a şahitlik etmiş biri bile olsa herhalde yapmazdı bunu diye düşünmeden edemedim, ama burası Türkiye. Bu bile siyasi bir mesaj olabilir bazılarına göre!

Kısaca,insan insanın kurdu ama insansız da olmuyor. Hele benim için hiç olmuyor. Yeni insanlar görmek, gözlemlemek lazım.

Sergi 1 Aralık’a kadar açıkmış bu arada.Sultanahmet’e gitmek için bahane olsun…

Maalesef…

29 Ağu 2010 Kategori: Genel

Pazar günü bitmek üzere.Hatta bitti bir iki dakika önce.Haftasonu yazmayı planladığım medya ve siyaset ağırlıklı yazılar vardı ama Cumartesi tüm gün çalışıp gece geç saatler de Ankara’ya döndüm(k). Yola çıkmadan önceki halsizliğimi yorgunluğa vermiştim ama maalesef dünden bu yana fonda çalan can sıkıcı bir müzik gibi bana eşlik eden bir başağrısı, ara ara artan bir boğaz ağrısı ve kulaklarımda basınç var. Genel bir kötü hissetme hali desem daha doğru olur aslında.Yine de gün içinde iki kez dışarı çıktım,markete gitmek zorunda kaldım,evde yapmam gereken asgari işleri yaptım ama o kadar keyifsiz bir gündü ki bugünü hayatımın kayıp hanesine yazdım. Umarım Allah katında öyle bir gün olmamıştır.

İnsan böyle tam iyi hissedemediği zamanlarda normal olmanın ve sağlığın kıymetini iyice idrak ediyor haliyle ve söz veriyor eski haline dönünce şikayet etmemeye,ama insan işte,adı da unutmaktan geliyor, unutuyor sağlığın en büyük varlık olduğunu ve o olmadan hiç bir şeyin olamayacağını…

Şimdi en iyisi uyumak ve yeni bir haftaya dinç başlamak.Normalde yarın resmi tatil ama bizim için fark etmiyor,çalışıyoruz resmi tatillerde de.Hal böyle olunca, yani önce Amerika,sonra bu iş derken kaç yıldır resmi tatiller benim için normal iş gününden farksız oldu,ama pek şikayetim olduğunu söyleyemem.Belli gün ve saatleri olan bir iş büyük ihtimalle beni sıkardı zaten.Şimdi hatırlıyorum da öğrenciyken keşke bir gün hafta içi bir gün haftasonu izin kullanabildiğim bir işim olsa diye düşündüğüm olurdu. Galiba bir derece gerçekleşti bu dileğim.Evet, çok ve herkes tatil yaparken çalışıyorum ama bazı dönemler hafta içi izin yapabildiğim oluyor.

Bayan!

28 Ağu 2010 Kategori: Genel, Güncel, Medya

Yıllardır yazmadığıma şaşırdığım bir konu buldum.Bayan kelimesi.Bu kelimenin kullanımına sinir oluyorum. Hele hele hemcinslerim tarafından kullanılıyorsa.Bana temel olarak lümpen geldiği için belki de.Bu konuda son günlerde yazılmış iki yazıyla karşılaşınca bu konuda iki çift laf etmenin zamanı geldi diye düşündüm.

Kürşat Bumin bir akademisyenden alıntı yaparak erkeklerden söz edilirken bay denmezken kadınlardan bahsedilirken bayan denmesini kadın demeyi cinselliği çağrıştırdığı için ayıp görmeye bağlıyor. Bence de meselenin can alıcı kısmı bu. Eyüp Can da karı-kocaların birbirlerinden hanım-bey ya da eş diye hitap etmelerini haklı olarak yapay buluyor ve sebebini cinsel kimliklerimizle barışık olmamaya bağlıyor.

Doğrusu ben de özellikle muhafazakar-dindar kesimde eşlerin birbirlerine X Bey, Y Hanım diye hitap etmelerini bir türlü anlayamamamışımdır. Herhalde evlerinde öyle konuşmuyorlardır birbirlerine!Eğer eşlerine saygı duyulsun diye yapıyorlarsa da birbirlerine hanım ya da bey demeleri başkalarının ne diyeceğini belirleyecek değil.

Kürşat Bumin ayrıca bayan kelimesinin aslında Cumhuriyet dönemiyle birlikte kullanılmaya başlanan bir hitap şekli olduğunu söylüyor,ama zamanla bu kelime kadın kelimesinin yerini almış.

İki yazarın da bu konuya değinmesinin nedeni basketbol federasyonunun bayanlar ligi ifadesini kadınlar ligi olarak değiştirme kararı. Voleybolcular ise bayan kelimesini devam ettirmek istiyormuş.

Hanım kelimesi de farklı değil aslında. Özellikle de Bumin’in dediği gibi siyasi partilerin hanımlar kolu ifadesinde kullanıldığı zaman siyasetin aslında erkek işi olduğu yönündeki kanaati ortaya çıkarıyor sadece.

Sonuç olarak, hanım ya da bayan her iki kelime de kadın kelimesini kullanmamak için zorlamalar gibi geliyor bana. Her ikisi de sadece gerektiği durumlarda, yani sınırlı hallerde kullanmak, ve kadın kelimesine hak ettiği itibarı verme zamanı geldi de geçiyor bile…

Popüler Kültür ve Blogda Fast Food

27 Ağu 2010 Kategori: Genel

Bugün açlık ve biraz da motivasyonsuzluktan başka bir şey yapamadığım bir ara biri tanıdık-arkadaşım olan,diğeri ise yakın bir dostumun akrabası olan ve her ikisi de baya popüler iki blogda zaman geçirdim (daha sonra işlerimi fazlasıyla telafi ettim elbette yarım kalan işi olursa gece uykusunda aklına gelen biri olarak:)) Zaten şu anda iftara bir saat var ve ben hala ofisteyim. Elbette bunda şimdi çıksam karşılaşacağım Ramazan’la birleşen İstanbul’un Cuma  trafiğine katlanmak  yerine yemekten sonra çıkmanın daha mantıklı olmasının etkisi de var.

Neyse, blogları okurken hem çok keyif aldığımı, hele hele ortak tanıdıklar,mekanlar ve alanlar söz konusuysa, hem de eskiden benim de en az onlar kadar bu işe zaman ayırdığımı fark ettim. Yazacak o kadar ilginç malzemem yok ya da başkalarının özeline giriyor diye yazmıyorum sanıyordum ama aslında popüler kültürün kurbanı oluyormuş blogum. Özellikle de paylaşımları 140 karaktere kısıtlasa da çok daha hızlı ve pratik olan Twitter’a. Demek ki artık bloglarda da fast food anlayışı hakim. Uzun yazıları değil yazmaya, okumaya bile tahammülümüz ya da zamanımız yok. Halbuki Twitter ya da Facebook (ki ikincisini pek sevmiyorum ben) öyle mi?Yolda yürürken,durakta beklerken,siparişinizi verirken bile kim ne yazmış okuyup cevaplayabiliyorsunuz.

Zaten geçenlerde bir gazete haberi de bu eğilimi doğruladı. Blogların Twitter’a ve diğer sosyal paylaşım sitelerine tercih edilmeye başlandığını. Bu gidişle bir zamanlar email ya da bloglar vardı noktasına mı geleceğiz bilmem ama ben de kendi adıma bu trendden etkilendiğimi itiraf ediyorum.

Yine de geriye dönüp bakıldığında blogun yerini tutmaz hiç biri. Tıpkı iştahla yense de fast food bir menünün değil de daha özenle hazırlanmış ve sofrada yenen bir yemeğin hatırlanması gibi…

Keskin Sirke…

27 Ağu 2010 Kategori: Genel

Şu aralar keskin sirke modundayım.Aslında Ramazan’ın, yani açlığın insanı öfke açısından da terbiye etmesi beklenir herhalde ama maalesef benim orucum o seviyeye ulaşanlardan olmuyor, en azından şu son bir kaç günde. PMS desem şu yaşıma kadar onun bariz etkisini gözlemlemedim hayatımda. Zaten öyle bir ülkede yaşıyoruz ki gerginliğin nedenini en son hormonlarda aramak gerekir bence.

Her ne kadar genelde makro problemlere kafayı takıp sinirlensem de bu aralar aile ile daha çok zaman geçirmenin etkisiyle mikro düzeyde şeylerle çok oyalanıyorum. Yıllar yılı güçlü aile yapısı ve yakın ilişkilerin ne kadar büyük avantaj olduğunu birbirimize ve yabancılara anlatıp durduk ama ben bu fazla içiçeliğin insanları dışarıya ve gelişime kapattığını, küçük dünyalara ve göreceli olarak küçük problemlere hapsettiğini düşünüyorum artık. Elbette vahşi bir bireysellik değil savunduğum ama birinin probleminin tüm ailenin problemi haline gelmesi aslında farkında olmadan o ailedeki herkesi aşağı çekiyor ve kuşatıyor. Dışarıdan bakan bir aile üyesinin gösterebileceği bakış açısını görmek imkansız hale geliyor.O yüzden artık biraz uzaklığın ve hatta yalnızlığın bile iyi bir şey olduğuna kanaat getirdim.

Keskin sirkeye dönecek olursak. Kime sorsanız haksızlıklara dayanamayan bir yapısı olduğunu söyler.Ben de bir istisna değilim,ama bu ara iyice sabırsız hale geldim büyük-küçük şahit olduğum tüm haksızlıklara karşı. Nedense insan yaşı küçükken zamanla var olan haksızlıkların da düzeleceğini, adaletin yerini bulacağını düşünüyor ama öyle olmuyor ne yazık ki. Hayatın imtihan olmasının sırrı da bu elbette. Yine de insanın insana yaptığını, hele de bazen eloğlu elkızının yapmayacağı şeyin yakınlar tarafından yapılanları, hazmedemiyor insan kolaylıkla.

Elbette keskin sirke küpüne zarar. O nedenle haksızlıklara karşı haklı olan öfkeleri de oradan doğan enerji ya da o her neyse onu da faydalı bir şeye kanalize etmek en akıllıca olanı. Söylemesi kolay tabii. Yine de söylemekle başlayalım işe…

Ayın Ondördü

26 Ağu 2010 Kategori: Genel

Yazarlığın ne zor bir iş olduğunu ve aslında Allah vergisi yetenek kadar kendini iyi hissetmeyi ve şartların yeterli olmasını gerektirdiğini küçük bir blogda bile anlayabiliyor insan. Ayın ondördü başlıklı yazı için dün niyetlenmiştim. Zira dün hicri takvime göre ayın ondördüydü. Normalde elbette hicri takvimi takip etmiyorum ama insan Ramazan’da orucu sayarken takvim de aya göre şekillenmiş oluyor ve haliyle ayın şekillerine de daha bir dikkat kesiliyor.

Dün ayın ondördü gibi güzel tabiri dilimize yerleşse bile bunun temelinin hicri olduğunu çoğu zaman düşünmeden söylediğimizi ve bazı tabirlerin ne kadar da güzel yerini bulduğunu düşündüm. Harika bir mehtap vardı dün ve o mehtaba Topkapı Sarayı’nın bahçesinden iftar sonrasında bakmak çok daha güzeldi.Ne var ki ben bu hissiyatı yaşadıktan ve üstüne bir de Topkapı Sarayı’nın kısmen ıssız bahçesinde kendimi bir filmde gibi hissederek yürüyüp Rmazan’da caz konserinin bir kısmını seyrettikten sonra üstüne Ankara’ya gidip geldiğim için hakkıyla aktaramıyorum. O nedenle sözü şairlere ya da yeri bir resme bırakmak gerekirdi…

Ramazan’da caza gelince…Twitter icat oldu blogger bozuldu.Orada yazınca bahsettim sanıp es geçiyorum maalesef.Dün Saray’ın hemen girişinde kurulan sahneyi,çıt çıkmayan açık havada sandalye ve minderlere kurulmuş insanları görünce İstanbul’un New York’tan farkı olmadığını düşündüm ve mutlu oldum. Belki bunda hemen karşımda Andrew Finkel’ı görmemin etkisi de vardı ama İstanbul,Engin Ardıç’ın geçenlerde yazdığı gibi asli kimliğine yani kozmopolit haline kavuşuyor sanki.

Olması gereken de bu.Yani bir yanda oruç tutanlar için Enderun Teravihleri olsun ama tutmayan ya da alternatif arayanlar için de böyle farklılıklar.Türkiye’yi Türkiye yapan da zaten bu özgünlüğü oldu ve olacak.İyiye gidiyoruz bence.Bazen iki geri bir ileri olsa da.Bugün iyimser bir günümdeyim…

Erkeklere Eşitlik ve Askerlik Meselesi

26 Ağu 2010 Kategori: Genel, Güncel

Kadınların mağdur olduğu bir dünyada ve özelinde Türkiye gibi en ‘modern’ gözükenlerin bile geleneksel kafa yapısına sahip olduğu bir ülkede yaşadığımız için haliyle genelde bizim maruz kaldığımız eşitsizliklere dikkat çekiyorum, daha doğrusu kendi çapımda isyan ediyorum.

Bu akşam çoğunluğun erkek olduğu bir sofrada-ki söz konusu zaten iş arkadaşlarından oluşan bir sofra ise çoğunluğun erkek olması kaçınılmaz-erkeklerin de maruz kaldığı bir eşitsizlik olduğunu fark ettim. Haliyle hakkaniyeti temel prensip edinmiş ve çifte standarda tahammülü olmayan biri olarak bu kez kalemi elime erkeklere eşitlik için alayım dedim.

Genel olarak her konuda avantajlı olsalar da erkeklerin eşitsizlikten mağdur olduğu belki de tek alan askerlik. Evet, artık savaşların konvansiyonel yöntemlerle yapılmadığı ve insan gücünün önemli olmadığı bu çağda bu gereksiz çorabı erkeklerin başına ören ve çıkarmamakta ısrar eden yine bir takım sabit fikirli başka erkekler ama bu durum onların sorununu çözmüyor.

Tam eğitimlerini bitirmiş ya da kariyerinde yükseliyorken pat diye potansiyel sahibi onbinlerce adamı atıl hale getirmenin mantığı ne olabilir?Onca ayda mesleki açıdan kendini yetiştirebilecekken körelir insan aylarca düşük zekalı gibi aynı işleri yapa yapa.Detayları bilmiyorum ama askere gidip de bana faydası oldu iyi ki bunca ay, hatta yıl orada geçirmişim diyen kimse duymadım. Belki gerikalmışlığın vahim olduğu yıllarda askerlik erkeklere temel eğitim ve görgü işlevi görüyordu ama internetin köylere bile ulaşabildiği bir zamanda…İnsan herhalde tek motivasyon en azından her erkek Türkiye vatandaşını ordunun tornasından bir geçirmek diye düşünüyor haliyle…

Kadınların kariyeri de özellikle çocuk nedeniyle kesintiye uğruyor belki ama tek doğurabilen kadın olsa da sonuçta bu bir tercih. Askerlik konusunda ise resmen kaçışı olmayan bir zorunluluk var. Bunu düşününce iyi ki erkek değilim diyorum yanlış zaman ve ülkede kadın olduğuma inansam da çoğu zaman.

Velhasıl, bizim ülkenin çarpık düzeninden ve statükosundan etkilenen sadece kadınlar değil. Askerlik konusunda profesyonel orduya geçilmesi belki kısa vadede hayal ama en azından bedelli bir çözüm olarak düşünülmeli ve onbinlerce yetişmiş,ülkeye gerçekten katkıda bulunan insan anlamsız yere bekleme konumuna alınmamalı.

Bedellinin adil olup olmadığı elbette apayrı bir konu ama eşitliğin de her zaman adalet getirmediği malum. En azından bedelliye razı olanları bu dertten kurtarabiliriz…

Güçlü Kadınlar

19 Ağu 2010 Kategori: Genel

Bir önceki yazımda özendiğim insan tipinden bahsetmiştim. Fark ettim ki aslında Türkiye gibi kadının gerçekten ciddiye alınmakta zorlandığı bir toplumda güçlü olmayı başarabilen,sözünü dinleten,kendini saydıran kadınlara karşı da saygım gitgide artıyor.

Eskiden güçlü kadın lafı içi boş bir klişeden ibaret gelirdi ve belki hayatta bir sürü şeyin yapılabilir olduğuna inanırdım ama birebir yaşadıkça anlıyorum ki aslında kadın olmak aslında yola en az 1-0 yenik başlamak demek. Şu sıra istediğim hızda olmasa da Halide Edip’in hayatını okuyorum ve ona da bir hayranlık beslemeye başlıyorum. Bu devirde, yani kadınların en azından kağıt üzerinde eşit sayıldığı bir zamanda bile ciddiye alınmak bu kadar zorken, o şartlar altında genç yaşlarda başardıklarına bakınca insanın kendini onunla kıyaslayıp yetersiz hissetmemesi mümkün değil!Ama Halide gibi güçlü bir kadın bile en azından ilk kocası tarafından kötü ve değersiz hissettirilmiş. Hal böyleyken kendini -yaygın ve doğru tabiriyle- ağırdan satabilen,belki hak ettiğinden daha fazla değeri gören kadınların bunu nasıl başardığını merak etmiyor değilim.

Madem Halide örneğinden yola çıktık öyle devam edeyim soruma.Onun kadar donanımlı,çağının çok ilerisinde bir kadın en azından hayatının ilk dönemlerinde hak ettiği değeri bulamazken belki onun yarısı kadar etmeyecek kadınlar el üstünde tutuluyordu.Bu nasıl bir iştir?Allah vergisi bir yetenek midir?İlluzyon mudur yoksa politik olmayı becerebilmek mi?

Cevabı ne olursa olsun yaşım ilerledikçe güçlü hemcinslerime şapka çıkarmaya başlıyorum.İmaj ya da gerçek;kolay değil yaptıkları…

Özendiğim İnsan Tipi ve Alıntı

16 Ağu 2010 Kategori: Medya

Bazen keşke ben de hemcinslerim ve yaşıtlarımın çoğu gibi bazen giyim kuşama ya da görüntüye dair neyse işte onları oluşturan şeyere biraz daha ilgi gösterebilsem,özensem. Zira yapmanın başlangıcı özenmekten geçiyor. Benimse en çok özendiğim insan tiplerinden biri bolca okuyan,okuduğunu doğru ve herkesten bir derece daha iyi ve farklı analiz edebilen ve bir de bunun üstüne bunu yazıya dökebilenler.

Böyle insanlara rastlamak o kadar kolay değil aslında etraf yazıyorum iddiasında olan kişilerle dolu olsa da.O nedenle ortalamanın üstünde,düşünce dolu ve hatta kafamı zorlayan bir şeyler okuduğum zaman acayip mest oluyorum.Hele bir de yazarla aynı frekansta olduğumu hissettiysem değmeyin keyfime.

Etyen Mahçupyan daima bu isimlerden biri oldu.Kendisini okumak ve yazdılarını hazmektmek her zaman aynı kolaylıkta olmuyor.Zaten öyle olmadığı için de daha değerli onca saçmalık arasında.Yazıları elbette internete erişimi olan herkes tarafından bulunabilir ama ben bugünkü yazısından en beğendiğim kısımları paylaşmak istedim.Yazının tamamı burada.Bence onu da okuyun ama işte benim favori cümlelerim:

Türkiye’nin son on beş yılı eğitimli, kentli, hali vakti yerinde laik kesim için varoluşsal bir yenilgi, bir travmadır. Çünkü bu kesim kendi doğal hakları olduğunu sandığı hiçbir şeyin aslında kendisine ait olmadığını ve daha da önemlisi zaten olmaması gerektiğini keşfediyor. Bu ülkenin gerçek ‘efendileri’ iken bir anda kendilerini azınlıkta kalmış, kenara itilmiş buluyorlar.

‘Efendilere’ servis veren medya organları ve anket şirketleri ‘hayır’ oylarının yüzde birlik farkla daha önde olduğunu duyuruyorlar. Kendini aldatmanın böylesine ahmakça olanına pek rastlanmaz, çünkü önde olma duygusu rehavet verir. Eğer bir mücadele içindeyseniz, daha ‘akıllıca’ olan az da olsa geride olduğunuzu işlemektir. Ama ‘efendilerin’ günlük psikolojik ihtiyaçları o kadar derin ki, önde olduklarını duymaya muhtaçlar.

Bu referandumun iki kanadı arasındaki temel ayrım cumhuriyetin temel niteliğinin ne olacağıdır. Referandum demokrasi ile vesayet arasında yapılıyor ve toplumun her iki kanadı da bunu böyle anlıyor.

İsteyen bu Türkiye’yi görmezlikten gelmeye devam edebilir. İsteyen gerçekleri çarpıtmaya, yenilgiyi inkâr etmeye çabalıyabilir. Ama her aşama bu yenilgiyi tescil edecek ve ‘efendilerin’ tahakkümünden kurtulmaya yönelik her adım, bu ülkenin ‘taşralılar’ sayesinde sağlığına kavuşmasına vesile olacak.

Neye Evet Diyeceğim?

15 Ağu 2010 Kategori: Siyaset

Referandumdaki oyum evet olacak.Bunu su yüz derecede kaynar doğallığında söylüyorum çünkü aksi bana öyle tuhaf ve anlaşılamaz geliyor ki Türkiye gibi yıllarca askeri darbelerden, bürokratik oligarşiden ve vesayetten ve bunun sonuçları olan hesap verilemezlikten çekmiş ve çekmekte olan bir ülkede.

Hayır diyenlerin bunu AK Parti muhalefeti dışında hiç bir sebeple açıklayabilmeleri mümkün değil,ama o da yeterli ve meşru değil. Zira sistem düzelebilmesi için gerekli kapıların açılmasının ilk anahtarı bu ve bu kilidi açmaya anahtarı getiren kişi nedeniyle hayır diyor içeride kilitli kalanlar bile!Bu nasıl bir mantık, daha doğrusu mantıksızlıktır anlamak mümkün değil!

Hadi muhalefet partileri, doğalarının gereğini yapacaklar ve 12 Eylül’ darbesinden en çok acı çekenler arasında olsalar bile hayır diyecekler.Peki ya kendine ‘aydın’ ve ‘sivil toplum örgütü’ sıfatını yakıştıranlar?TÜSİAD bile berbat bir sınav veriyor bu süreçte.Hoş,onların statükonun eseri olmadığını kim söyledi ki?

Bu konuda Etyen Mahçupyan’ın gerçek bir aydına yakışır ve düşünce dolu yazıları var.Her biri dikkatli okuma gerektiren yazılarından biri Takiye mesela.

Benim bugün asıl yapmak istediğim neye evet diyeceğimi göstermekti. Sadece aşağıdaki maddeler bile 12 Eylül günü sandığa gitmek ve Evet demek için yeterli.Aksi bence gerçekten bu ülkenin geleceğine konacak bir ipotekten başka şey değil:

Kadın-erkek eşitliği konusunda alınacak tedbirler, Anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamayacak. Çocuklar, yaşlılar ve özürlüler ile harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmayacak.

Herkes kendisi ile ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahip olacak. Bu hak, kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsayacak. Kişisel veriler ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızası ile işlenebilecek.

Yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması nedeniyle ve hakim kararıyla sınırlandırabilecek.

Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça ana ve babası ile kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahip olacak. Devlet, her türlü istismara karşı çocukları koruyucu tedbirleri alacak.

Aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olunabilecek.

Memurlara ve diğer kamu görevlilerine toplu sözleşme yapma hakkı tanınacak. Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde, taraflar Kamu Görevlileri Kuruluna başvurabilecek. Kurul kararları, kesin ve toplu sözleşme hükmünde olacak. Toplu sözleşme trgündemtr.com emeklilere de yansıtılacak.

Greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu grev uygulanan iş yerinde neden oldukları maddi zarardan sendika sorumlu tutulamayacak. Siyasi amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grevi ve lokavtı, genel grev ve lokavt, iş yeri işgali, iş yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişlere ilişkin yasaklar kaldırılacak.

“Kamu Denetçiliği Kurumu” (ombudsmanlık) oluşturulacak. Kurum, TBMM Başkanlığına bağlı olarak kurulacak ve idarenin işleyişi ile ilgili şikayetleri inceleyecek. Kamu başdenetçisi TBMM tarafından gizli oyla ve 4 yıl için seçilecek.

Yüksek Askeri Şuranın (YAŞ) terfi işlemleri ile kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayırma hariç, her türlü ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açılacak.

Memurlara verilen uyarma ve kınama cezaları yargı denetimine açılacak.

Siviller, savaş hali dışında askeri mahkemelerde yargılanamayacak.

Yetmez mi?Yetmez ama Evet diyoruz ama bir on yıl önce Türkiye’de bu kadarını bile yapmak mümkün müydü?Keşke Hayırcılar da biraz eğri oturup doğru konuşsa…

Bloğum Hakkında

Evet,taşınmamız büyük ölçüde bitti. Nasıl beğendiniz mi yeni halini? Yorum ve önerilere her zaman açığım biliyorsunuz. Bundan sonra web sitemi ihmal etmemek niyetim. Kısa ve öz de olsa paylaşacağım ilk dönemlerde olduğu gibi her konudaki fikir ve tepkimi.Sizden gelecek yorumlarla daha iyi olacak her şey. Bekliyorum…


 

Eylül 2010
Paz Pts Sal Çar Per Cum Cts
« Ağu    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930