Demir Leydi’nin İlham Verici Hikayesi

27 Oca 2012 Kategori: Sinema

Meryl Streep bu filmle Oscar'ı sonuna kadar hak ediyor bence

Dün akşam plansızca sinemaya gitmek bana çok iyi geldi. Haftaiçi sakin olan sinema salonunda koltuğa oturup da fragmanları seyretmeye başlayınca neden daha çok gelmiyorum ki sinemaya dedim kendime. Evde seyretmekle aynı şey değil. Zaten eskisi gibi evde de pek seyredebildiğim yok. Amerika’ya dair en çok özlediğim şeylerden biri çok film seyredebilmek…

Demir Leydi filmi (Iron Lady) ilk tercihim oldu. Başroldeki Meryl Streep’in Oscar adaylığı ile ilgisi yoktu seçimimin her ne kadar harika bir iş çıkardığından şüphem olmasa da benim için karakterin kendisi ilginçti. Ne de olsa neoliberalizm, Soğuk Savaş’ın bitimi, sendikalarla ilişkiler, küçülen devlet deyince akla gelen ve yıllarca kitaplarda okuduğumuz İngiltere’nin ilk kadın başbakanı ve filme adını veren lakabıyla ünlenen Margaret Thatcher sözkonusu olan.

Siyaseti sevmeyen biri de aynı derecede etkilenir miydi bilmem ama ben filmi hem beğendim hem de hikayeden etkilendim. Bir zamanların en güçlü politikacılarndan olan bu kadının son yıllarda Alzheimer nedeniyle neydi ne oldu dedirten hale geldiğini biliyoruz. Meryl Streep gücünü kaybeden ve yalnız kalan politikacıyı öyle başarıyla canlandırmış ki insan her makam sahibi bu filmi mutlaka görmeli diyor ve dünyada her şeyin geçici olduğunu hatırlıyor. Film geri dönüşlerle İngiliz siyasetine özellikle 80lerde darbesini vurmuş gelişmeleri anlatsa da salt politik bir hikaye değil. Margaret Thatcher asıl kendisine yıllar boyu destek olmuş kanserden kaybettiği kocasının yokluğu ile boğuşuyor. Bir kez daha özellikle siyasette destek olan bir eşin ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. Filmlere ‘spoiler’ tarzı yorum yapanları sevmem, ama beni etkileyen bir kısmını anlatmazsam olmaz. Denise Thatcher, bir bakkal esnafının Oxford’da okumuş ve politika hırsı olan kızı Margaret Roberts’a evlenme teklif edince kız tavizsiz biçimde benden bulaşık,ev işi ve çocuk bakmayı bekleme, hayata anlam katan bundan çok daha fazlası var diyor. Bunu bugün söyleyenler bile feminist sayılırken Margaret 1950lerde söylüyor açıkça…Gerçi kadının yoğun temposu ve hırsı adamı zaman zaman bıktırıyor gibi gözükse de ortak bir dava ve amaç uğruna çalıştıkları için evlilikleri de belki harika ev hanımı-zengin işadamı çiftlerinden daha iyi yürüyor. Sonra Wikipedia’dan bakınca adamın ikinci evliliği olduğunu öğrendim bunun. Demek ki ikinci eşler daha kıymetlidir sözünde biraz doğruluk payı var:)

Filmden aklımda kalan, kalacak ve kendime örnek almam gerektiğini düşündüğüm pek çok söz oldu. Biri ‘eskiden ne yaptığınız önemliydi,şimdi ise kim olduğunuz’. Diğeri ise pek çok yerde alıntılanan Gandhi’nin düşüncelerinize dikkat edin; duygularınıza dönüşür…Duygularınıza dikkat edin; davranışlarınıza dönüşür…Davranışlarınıza dikkat edin; alışkanlıklarınıza dönüşür… Alışkanlıklarınıza dikkat edin; değerlerinize dönüşür… Değerlerinize dikkat edin; karakterinize dönüşür… Karakterinize dikkat edin; kaderinize dönüşür sözü idi. Thatcher günümüzde düşüncelerden çok duygulara önem verilmesini anlamıyordu ki gerçekten de duygularımıza kendimizi teslim ettiğimizde hep zarar görüyoruz maalesef…A bir de Amerikalılar’ın başarıdan korkmadıklarına dair tespitini çok doğru buldum…

Bütün ilkelerine ve hırsla karışsa da bence samimi idealizmine rağmen Thatcher her uzun süreli makam sahibi olan insan gibi güç sarhoşluğuna kapılıyor ve en yakınındakileri bile aşağılamaya başlıyor. Kendinden aşırı emin olduğu noktada ise düşüşü başlıyor…

Filmde İngiliz parlamenter sisteminin işleyişi çok keyifli geldi bana. Biraz İngiltere tecrübem de olsa fena olmazdı diye düşündüm nedense.Daha fazla anlatmayayım en iyisi filmi. Ben beğendim, tavsiye ederim…

Bir Ülke Değişirken ve SSM

23 Oca 2012 Kategori: Genel

İzzet Ziya'dan Deniz Kıyısında Kız 1917

Sabancı Ailesi’ni üniversite ve müzecilik faaliyetleri nedeniyle hep takdir etmişimdir. Hemen param olsa ben de yaparım demeyin. Zira insanların paraları oldukça daha bir cimrileşip bencilleştiğine şahit olabiliyoruz. Bu ülkenin, bu ülkede kazandıklarını topluma geri vermek için samimi bir çaba içinde olanlara, daha çok vakfa ve kurumsallaşmış hayır faaliyetine ihtiyacı var. Amerika’da yeterince vakit geçiren herkes ülkedeki hayırseverliğin boyutlarından etkilenip dönecektir. Onlar ‘philanthropy’ diyor. Kelime anlamı insanlık sevgisi ama genel olarak iyilik yapma, toplum için verme faaliyetlerinin genel adı…Tabii ki bizde de Osmanlı geleneğinde vakıflar ciddi işlev görse de zamanla azalmış ama Amerika’da günümüzde de devam eden ve ülkenin her yanına yayılmış bir sivil iyilik ruhu var…

Dün İstanbul’dan ayrılmadan önce bir sabah kahvaltısı yapayım Boğaz’da dedim. Hep aynı yere gidiyor oluyoruz Emirgan Sütiş’i seçerek ama kahvaltı malzemesi o kadar güzel olan ve temiz gözüken bir yer daha yok sahilde, en azından benim bildiğim…Kalabalık olmaz diye saat 10′da gitsek de içeride çoktan sıra vardı. Dışarıda da ısıtıcıların dibinde yer bulmak için masa değiştirdik biraz bekleyip. Soğuğa rağmen kış güneşinde bahçede oturmak iyiydi bir de önümüzdeki adamdan gelen puro dumanları olmasa…

Hazır Emirgan’a kadar gelmişken daha önce geçerken afişini gördüğüm resim sergisine gitmek istedim. Arkadaşım da hadi gidelim deyince hemen yan taraftaki Atlı Köşk’e, yani şimdiki Sakıp Sabancı Müzesi’ne (SSM) geçtik. Daha güzelim bahçeden yukarı çıkarken insan böyle bir evden nasıl vazgeçer diye kendi kendimize sorduk. Demek ki maddi doyuma ulaşınca böyle oluyor desek de bırakmasa kimse Sakıp Sabancı’ya Boğaz’ın en güzel yerlerinden birinde bahçesi bile insanın içini açan bu evi neden müze yapmıyorsun deme hakkına sahip olmazdı. Şimdi hem Köşk hem bahçe herkese açık. Daha da önemlisi Sabancı’nın hat ve resim koleksiyonu da…

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e resim sergisi Sakıp Sabancı’nın kişisel resimlerine eklemelerle oluşmuş. Çok keyifle gezdim ben sergiyi. Resimden çok anladığımı söyleyemem, hele de soyutsa ama burada insan Osmanlı’daki Batılılaşma’nın en azından belli bir kesime nasıl yansıdığını gösteriyor. Resim öğrenmek için Paris’e gidenler Cumhuriyet’ten önce başlamış. Hatta son şehzadenin kendisi de bir ressam. İlk Türk ressamlardan Osman Hamdi Bey, Şeker Ahmet Paşa, Halil Paşa’dan daha yeniler Fikret Mualla ve İbrahim Çallı’ya kadar pek çok ismin peyzaj, natürmort ve portre eserleri sergide gezilebilir. İstanbul’a sergi bitene kadar gitme imkanı olmayacaklar içinse link burada aslını görmekle bir olmasa da…

Sergi sonrası arkadaşıma Müzede Changa’yı göstermek istedim ve sonra kendime de neden buraya gelmek yerine Sütiş’te dışarıda donarak kahvaltı ettim diye sordum. Hep sonradan geliyor aklım başıma zaten:).Normalde sakin olan Müzede Changa tabii klasik bir restoran değil, her yemeği de bana hitap etmiyor, ama manzarası güzel,keyifle oturulabilecek nezih bir yer…

Hat sergisi Köşk’teki tadilat nedeniyle kapalıymış. Ben zaten gezmiştim ama içerideki tablolar için bile tekrar gidilir.

Sabancı Ailesi’nin topluma kazandırdığı müzeler diğer zenginlere örnek olur inşallah. Daha temel ihtiyaçlar var elbette toplumda. Ne var ki her sorun bittikten sonra sanata bakalım dersek hiç sıra gelmez.

Kuruluşunun 10. yılını kutlarken SSM’ye bir uğrayın derim…

Konu Konuyu Açtı Valla…

21 Oca 2012 Kategori: Genel

İstanbul’da olduğum her dakika benim için değerli. Herhalde insan uzak kalınca daha bir anlıyor buraların kıymetini. Gerçi günümün yarısının hayatımı sorgulamama yol açan bir migren kriziyle geçtiğini ve yine kendimi kandırıp Zomig’e, yani garanti ağrıyı geçiren ilaca, başvurana kadar iki vasat ağrı kesici içerek midemi de ağrıttığımı düşünürsek pek verimli de geçmiyor İstanbul’da zaman ya neyse…

Kıztaşı’na bir işimi halletmek için gitmişken hazır buralardayken şu Özkilisli’ye bir uğrayayım dedim. Yıllar önce babamın bizi götürdüğünü ve sarmısaklı lahmacunu ünlüdür dediğini hatırlıyorum ama tadları hatırlamıyordum. Soğan yemediğim için normalde lahmacun mecbur kalmadıkça yemem. O nedenle sarmısaklısı cazip geldi. Kıztaşı’ndan Hırka-i Şerif Caddesi’ne yürürken ne kadar tıkış tıkış olsa da bu tarz eski semtleri sevdiğimi fark ettim. Bana korunaklı siteler,insanları göremediğiniz residencelardan çok daha sıcak geliyor altlarında sıra sıra dükkanların olduğu sokaklar. Camında ‘bol malzemeli ekmek arası’ hazırlanır yazan bir bakkal gördüğümde çocukluğuma döndüm adeta. O zaman bakkallar bize kocaman gelirdi. Tek başımıza da mahallenin bakkalına rahatça yollanırdır. Hatta en eğlendiğim çocukluk arkadaşım Şebnem’le-ki kendisinin haberlerini alsam da ve annelerimiz arada görüşse de nedense bizim bağlarımız koptu-bizi sinirlendiren mahalle bakkalını turist kılığına girip teftiş etme hayalimiz bile olmuştu bir ara. Daha küçük yaşlarımda ise bakkal Zekai Abi’den tüpte Çokokrem ve Bonibon (çantada cepte bonibon reklamlarını hatırlar mısınız?) aldığımızı hatırlıyorum:).

Neyse, Hırka-i Şerif’te biraz da sorarak bulduğum küçük kebapçı Özkilisli’ye varana kadar koltuk döşemecisinden üstünde çeşit çeşit o bulunur, bu bulunur, şu da bulunur yazan tuhafiyesine kadar bir sürü dükkan bana kendimi iyi hissettirdi. Belki  zar zor ayakta duran bu işletmeleri romantize ediyorum kafamda ama herhalde Amerika’da da herşeyin ‘corporate’ olduğunu gördükten sonra küçük dükkanları sever olmuştum iyice…

Özkilisli’ye girince kış ve soğuğun etkisiyle iyice buharlaşan camlar ve kalabalık çok cazip gelmedi ama bu beni yıldırmadı. Zaten küçük mekanda yer yoktu. Tek misiniz diyen şef garson size yer bulacağım diye sıcak bir ilgi gösterince internette garsonları hakkında okuduğum yorumlar kafamda silindi. Kasaya ve ocağa yakın bir masada oturup lahmacun ve gavurdağı salatası söyledim. Etrafa bakarken annemin burayı ilk geldiğinde de temiz bulmadığını hatırladım ama ona göre dışarıda en iyi yerler bile temiz değil, zaten nasıl malzeme kullanıyorlar onu da bilmiyoruz değil mi? Haklı aslında sağlık açısından…

Lahmacun kocamandı. Beni doyurdu yanında gelen yeşilliklerle. Garson salatanın suyu için kaşık getirmeyi önerdi benimle tahminimden fazla ilgilenirken. İşin tuhafı çalışan herkes de geçerken bana baktı şöyle bir. Yalnızım diye ilginç geldi diye düşünürken hesabı isteyince garson bana öğretmen misiniz diye sordu:). Hayır, ama üniversitede ders vermiştim,sayılır yani diye gülümsedim. Gülümsememin nedeni biraz da beni az-çok tanıyan herkesin beni eğitimle ilgili işlere uygun görmesi ve yönlendirmesi. Tamam, biraz kuralcıyımdır ve uymayanları uyarma gibi öğretmenvari bir tavrım da vardır ama keşke neden öyle düşündü diye sorsaydım garsona. Hala merak ediyorum sebebini zira:).

Özkilisli keyif için değil ama karnınızı rahatça ve gayet ekonomik doyurabileceğiniz mahalle tarzı bir kebapçı. Böyle yerler yok olmasın…

Biraz dağınık oldu, ama serbest bir haftasonu karalaması kabul edin artık…

 

 

Bir kaç saat önce Türkiye hakkında saçmalayan ve Wolf Blitzer’in seyretmeyi pek özlediğim Situation Room programında sözlerinin arkasında durarak (!) Türkiye’de hükümetin namus cinayetlerini desteklediğini iddia eden Texas Valisi Rick Perry Başkan aday adaylığından çekildiğini açıklamış. E ilk kez isabetli bir karar vermiş aslında…Zaten desteği her zaman düşük bir aday adayıydı ama Amerikan seçim tarihine bugün Washington Post’un sıraladığı birbirinden vahim ve komik gaflarıyla geçti bile. Ben hahamlarla dansına çok güldüm. Gaylerle ilgili görüşleri ise güneyli muhafazakar bir politikacı için çok olağan…

İşte dünya gündemini böyle insanlar işgal edebiliyor anlamsız şekilde. Galiba gerçekten işe yarayan ve akıllı insanlar hiç ortalarda gözükmeyenler!

Tam 5 yıl önce bugün Hrant Dink sonradan anlaşıldığına göre göz göre göre geliyorum diyen bir cinayete kurban gitmişti. O güne kadar Hrant Dink konusunda neler bildiğimi net hatırlamıyorum aradan geçen 5 yılda öğrendiklerimi ayıklayamadığım için. 301′den, yani ‘Türklüğe hakaret’ten hakkında dava açıldığı ve ülkenin demokratikleşmesi biraz daha sekteye uğradığı için rahatsızdım. Dink’in kendini anlatmaya çalışan ama bir türlü anlaşılamayan ve hatta kasten yanlış anlaşılan bir aydın olduğunu, ülkesini çok sevdiğini tahmin etmenin zor olmadığın farkındaydım.

19 Ocak 2007 günü Levent metrosunu polisin kapattığını görünce cinayet haberini öğrendim ve ah makus talihi değişemeyen ülkem dedim. Detayları bilmesem de geçmişten gelen acı tecrübeler nedeniyle bunun tıpkı Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı ve benzerleri gibi cinayetlerden biri olduğunu tahmin etmek zor değildi. Birileri yine gündemi kendi istedikleri gibi yönetmek, bulanık suda balık avlamak istiyodu. Ne de olsa 2007 kritik yıldı. Hem seçimler yapılacak hem de Cumhurbaşkanı değişecekti. Derin güçlerin ülkeyi halkın özgür iradesine bırakmaya niyetleri yoktu. Zaten bu halkın görünürde iktidarı olsa da ne hikmetse hiç bir zaman gerçek iktidarı olamamıştı. 60larda başlayan darbeler ve 70lerde hız kazanan ve değişik şekiller alarak devam eden kutuplaşma sırasında atı alan Üsküdar’ı geçmişti hep. Böyle bir tabloya düzelen ekonomi, sivil hükümet ve güç kaybeden vesayet sistemi yakışır mıydı hiç? Batı’nın da tepkisini çekecek, hükümeti zor durumda bırakacak bir kaç siyasi cinayet çok iş görürdü! Hele de gayrimüslim bir vatandaşımız biçilmiş kurbandı böyle bir hedef için! Böyle örgütlü işleri yapanlar için değil bir canın, binlerce canın bile önemi olmazdı. Suga,Kafes gibi adları ve varlıkları unutturulmaya çalışan darbe ve kaos planlarında gayrimüslimlere ve hatta müze gezen çocuklara yönelik bile saldırılardan bahsedilmiyor muydu? Yıllarca hamasi bir milliyetçilikle yetiştirilen lümpen çocuklar arasından tetikçi devşirmek de zor olmazdı, zaten perde arkasındakiler kurtulur, arada kullanılacaklar da gerekirse feda edilirdi…

Aradan geçen 5 yılda görünürdeki suçlular yakalandı, yargılandı. Ve maalesef kamuoyunda artan tüm farkındalığa, Hrant Dink davasının adeta temiz ve şeffaf bir Türkiye için turnusol kağıdı haline gelmesine rağmen mahkeme şok bir karar verdi ve ortada örgütlü bir suç olmadığına kanaat getirdi! Yani tam bir eski tas eski hamam hali…Mahkeme kararına bakılırsa iki- üç çocuk internet kafede böyle bir cinayeti düşünmüşler! Haliyle en azından konuya duyarlı kesimlerde bu bariz göz yummaya tepki geldi ve bugün, tam da Dink’in ölüm yıldönümünde Taksim’den Agos’un önüne bir yürüyüş düzenlendi.Gerçi bu meselenin ne kadar çok kimsenin derdi olduğuna dair bir şüphem de var. Sanki Twitter’da ve medyada bir grup insan kendi kendine çalıp oynuyor gibi. Hani üniversite kampüsünden çıkmayan ÖDPlilerin, ÖDP’nin seçimde çok iyi oy alacağına inanması ve toplumdan habersiz olması gibi. Ne var ki burada yığınlar duyarsız bile olsa Dink davası tüm ülkenin kaderini etkileyecek bir sembol artık.

Evet, Hrant Dink’in ailesi için dinmeyecek bir acı bu derece haksız bir ölüm, arkadaşları için de iyi bir insan olduğu belli olan bir dostun özlemi öyle… Bizim gibi onu tanımayanlar için ise Hrant Dink davasında adaletin tecelli etmesi, örgüt ve muhtemel Ergenekon davası bağlantılarının, kaostan medet umanların ortaya çıkması daha güzel, şeffaf, yaşanabilir bir Türkiye için milat olabilir(di).

İşin ilginç yanı yargının vicdanları tatmin etmeyen bu kararına tüm delillere rağmen Ergenekon yoktur, nerde var öyle bir örgüt,varsa üye olalım diyenler bile mal bulmuş mağribi gibi atladı. Bana öyle geliyor ki yıllardır ülkemizi saran koca ahtapotun kolları hem bu davayı örtmeye hem de davadan ve örgütün ortaya çıkmasından yanaymış gibi gözüken ama aslında sadece suyu bulandıranları istihdam etmeye yetiyor. Benimki ülkenin tarihini ve siyasetini biraz bilen ve böyle yapıların kolay kolay pes etmeyeceğini tahmin eden birinin varsayımları…

Bu karar zaten öğrenilmiş çaresizlik mağduru olan toplumun moralini bozsa da ben yine de umutluyum. Kimse bu işin kolay olacağını söylemedi. Sonuçta cidden ülkenin bağırsakları bunlar ama neyse ki artık hastalığını teşhis etmiş bir toplum var. Eskisi kadar bağlı değil gözler…

Hrant Dink belki göz göre göre gitti ama artık bundan sonra başka canlar gitmesin, biz de en büyük sorunu hava durumu, çevre kirliliği ya da benzin fiyatı olan ve bunları dert eden bir ülke olalım artık…

Hrant Dink davasını unutmayalım, unutturmayalım. Zira bu dava ve benzerleri aslında gelecek nesiller için nasıl bir Türkiye bırakacağımızı belirleyecek…

Amerika Daha İyisini Yapamıyor mu?

18 Oca 2012 Kategori: Güncel, Siyaset

Texas Valisi Rick Perry

Dün sabah erkenden posta kutumda demokrat (zihnen) bir Amerikalı’dan gelen emaili ve linkteki videoyu görünce kanım dondu adeta. Malum, Amerika’da şu ara ön seçimler yapılıyor ve Cumhuriyetçi Parti 2012 seçimlerinde Başkanlık için Obama’ya karşı yarışacak adayını belirlemeye çalışıyor. Bir kaç eyalette yapılan ‘primary’ adı verilen seçimler öncesi de aday adayları ekranlarda tartışıyor. Bu tartışmalar elbette iç kamuoyuna yönelik olduğu için belli taktikler kullanılıyor, ortalama seçmenin kulağına hoş gelecek ve özellikle vergi-ekonomi-göçmenler gibi konular öne çıkıyor.

Genellikle bu tartışmalarda dış politika eğer o seçim döneminde Amerika’nın doğrudan dahil olduğu konular yoksa-Irak,Afganistan gibi-pek gündeme gelmez. Hele Türkiye’nin konu olduğunu hiç duymadım. O nedenle Amerika’nın ulusalcıları diyebileceğimiz Fox News’den ya kör cahil ya da kasıtlı manipulatör olan Bret Baier adlı adamın sorusunu duyunca şaşırdım. Türkiye’de daha çok cevap öne çıksa da bence soru en az cevap kadar, belki ondan da vahimdi. Zira, zaten Türkiye’yi kafasında yargılamış ve ‘yüklü’ sorular inanılmazdı. Adam sorusunda Türkiye’de iktidara İslamcılar geçtikten sonra kadınlara şiddetin arttığını, Türkiye’nin özgürlükler konusunda Rusya’ya benzediğini ve İsrail’i tehdit ettiğini söylüyor ve akla ziyan bir şekilde hala NATO’da kalmalı mı Türkiye diye soruyordu!

Bizde de anlaşılmaz biçimde kadın cinayetlerini hükümete bağlayanlar olunca bu nasıl bir sebep-sonuç ilişkisidir diye merak ediyorum. Bu ülkede kadının statüsünden en rahatsız olanlardan biriyim ama nasıl olup da ataerkil bir yapıdan kaynaklanan sorunların AK Parti’ye fatura edildiğini anlamıyorum. Hal böyle olunca Türkiye’de de bu sorulardan memnun olan bir kesim olduğunu tahmin etmek zor değil. Neyse, zaten Amerika’da bu önyargılara sahip kesimle bizdeki benzerleri birbirinden besleniyor. Hükümet zarar görsün de Türkiye’nin ne olduğu önemli değil bazılarına göre…

Texas Valisi Rick Perry cevabında Türkiye’yi çoğunluğun ‘İslami terörist’ olarak adlandıracağı insanların yönettiği, Türkiye’nin bu durumda NATO’dan çıkarılabileceği ve Türkiye’ye yapılan dış yardımın sıfıra indirilmesi gerektiği gibi saçmalıklarla zırvaladı tipik biraz da boş Amerikan özgüveni ile. Belli ki Türkiye’nin ABD’den dış yardım almadığını bilmiyordu (2009′dan bu yana çeşitli sekillerde sadece 21 milyon dolar almışız ki bu bir şirket için bile önemsiz bir meblağ sayılabilir). Zaten bence sorulsa Türkiye’de kim iktidarda onu bile söyleyemezdi ya neyse… Değil o, soruyu soran da bilemezdi bence ama işte maksat kafalarındaki ‘monolitik’ İslam imajına hizmet etsin soru-cevap. Zaten bence soru-cevaptan daha vahim ve üzerinde düşünmemiz gereken bu adamların kafasındaki Müslüman ülke algısı…Her şeyi aynı kefeye koyup uzaklarda bir yerlerde teröristlerin yaşadığı ilkel yerler işte diye düşündüklerine eminim…Normalde Rick Perry gibi cahil ve iç politikadan başka bir şey bilmeyen bir adamın yorumlarına gülüp geçmek lazım. Zaten seçilme şansı da yok, ama böyle bir adamın ABD gibi bir süpergücün başına geçebilme ihtimali bile yeterince korkutucu! Amerika’da özellikle güneyliler dünya konusunda cehaletleri nedeniyle alay edilirler, biraz da ırkçıdırlar en azından Amerika koşullarına göre. Bu tipler için kullanılan ‘redneck’ tabiri vardır bu nedenlerle. Çiftliklerinde oturdukları sürece problem değil de dünyayı yönetmeya kalkarlarsa böyle oluyor işte…

Rick Perry’ye hem bizim Dışişleri hem Amerika resmi olarak tepki verdi ve Türkiye’nin NATO’ya Perry daha 2 yaşındayken üye olduğunu söyledi. Kaç kişiye bu tepkiler ulaşır bilinmez. Zaten dediğim gibi önemli olan şu ‘İslami terörist’ gibi aslında normalde asla biraraya gel-e-meyecek iki kelimenin zihinlerde düzeltilmesi ki o da 11 Eylül ve Amerikan medyası düşünüldüğünde pek de kolay değil…

Rick Perry cehaletinde yalnız sayılmaz, zaten ‘Rick Perry anı‘ diye bir tabir bile girdi literatüre daha önceki gaflarından dolayı. Adaylıktan çekilen Herman Cain’in Libya sorusu karşısındaki hali de sözlüye kalkmış bilgisiz öğrenciden farksızdı. Yani mesele aslında Cumhuriyetçi Parti’nin kala kala bu adaylara kalması..Seçenekler o kadar kötü ki normalde favori bir aday olamayacak Mormon dinine mensup Mitt Romney şu anda rakipsiz gözüküyor.

Kötü ekonomi ve beklentileri karşılayamadığı için puanları düşen Obama, bu rakiplere bakınca bir nebze rahatlıyor olmalı…

Sahi koca Amerika bu adaylardan daha iyisini çıkaramıyor mu?

 

 

 

 

‘Monşer’lerin Dünyası

13 Oca 2012 Kategori: Genel

Kaç zamandır diplomatlar hakkındaki gözlemlerimi toparlayıp yazmayı düşünüyordum. Dün, Sabah yazarlarından ekonomist Süleyman Yaşar Dışişleri’nin Vesayeti Ne Zaman Bitecek başlıklı bir yazıda monşerler halka kötü davranıyor demeye getirince daha fazla ertelemeyeyim dedim. Yazıda, Çin’de bir konsolosun-adı sanı belli değil- bir Türk vatandaşının işini halletmek için ona İstiklal Marşı söylettiğine yer veriyor ve diplomatların hükümete yaranmak için halay çekmeye başlasa da aslında vatandaşı hor gördüğünü söylüyordu.

Bir kere, sadece bir söylentiden yola çıkarak, bakanlık yetkilileriyle görüşmeden bu yazıyı kaleme alması en hafif ifadesiyle tembellik. Ne var ki toplumda zaten var olan bir algıyı yansıtıyor bu görüşler. Elbette eskileri çok bilmeme imkân yok ve ben de Köşk’te Dışişleri mensuplarıyla yakın çalışmaya başlayana kadar diplomatlar hakkındaki görüşlerim ülkenin genelindekinden çok da farklı değildi. Belki de mezun olunca diplomatlığı bana uygun görenlere rağmen hiç düşünmemem biraz da bundandı. Yani, bu insanların yurtdışında bohem hayatlar sürdükleri, o resepsiyon senin bu davet benim gezip büyükelçi olmaktan başka hedefleri olmadığını düşünüyordum herhaldeJ. Ne var ki bir kaç yıldır yakinen tanıma fırsatı bulduğum ve özellikle yeni nesilden diplomatları gördükçe bu işin ünvan ya da dünyayı gezmek için yapılamayacağını ve mutlaka en azından asgari düzeyde bir idealizm ve ülke sevgisi gerektirdiğini anladım. Zira dışarıdan gözüken ve belki var olan tüm avantajlarına rağmen zorlukları da çok olan bir meslek diplomatlık.

Doğrusu diplomat hayatının imtiyaz sayılabilecek özellikleri de aslında biraz geride kalmış. Eskiden, yani Türkiye’nin kapalı bir toplum olduğu, yurtdışında değil okumanın, turist olmanın bile küçük bir azınlığa has olduğu dönemlerde yurtdışında yaşamak belki bir cazibe unsuruydu, ama artık biraz parası olan herkes istediği zaman yurtdışına çıkıyor, maddi durumu iyi olanlar bir diplomattan çok daha fazla çıkarabiliyor başka ülkelerin tadını. Ve belki Türkiye de geliştiği için öyle çok insan da istemiyor yurtdışında yaşamayı. Zaten yurtdışında yaşamak, hele de 3-4 yılda bir ülke değiştirmek, bunları yaparken eşini ve çocuklarını memnun etmeye çalışmak ayrı bir dert (gibi gözüküyor). Çoğu zaman çocuklar arada kalan oluyor bir kaç dil öğrenme avantajlarını saymazsak… Yani, insanın burada kurulu bir düzeni, sevdiği bir işi varsa ama aynı zamanda istediği zaman yurtdışına gezmeye gidebiliyorsa o daha güzel aslında… Elbette, diplomatların vizeden muaf olma kolaylığı var, ama o kadarcık da olsun artık…

Yurtdışında diplomatlar belki rahat edecek - fakat insanı zengin etmeyecek şartlarda yaşıyorlar-ama Ankara’da, yani merkez görevindeyken, adeta cezalandırılırcasına vahim maaşlara mahkûm ediliyorlar (gerçi son dönemde düzeltildi ama o kadar vahimdi ki şimdi ancak diğer kurumlardaki muadilleriyle dengelenmiş oldu). Herhalde bu psikolojiyle olsa gerek-her ne kadar uzun saatler çalışmaya devam etseler de- merkezdekiler Ankara’yı bir an önce bitirilip yurtdışı tayine gidilecek bir ‘mecburi hizmet’ yeri gibi görüyorlar. En azından benim algım bu yönde… Merkezdeki olumsuz şartlara bakınca hak da vermiyor değilim doğrusu. Eskiden durumun çok daha kötü olduğu söyleniyor, ama koskoca Dışişleri Bakanlığı’nda ofis alanından sosyal imkânlara her şey pek çok devlet kurumunun gerisinde. Hani bir spor merkezi ya da sosyal tesis olmasından geçtim, çay-kahve ve yemek konusunda bile olması gerekenden geride Hariciye…

E durum bu kadar vahimse neden hala bu kadar ilgi var  diplomatlığa diyeceksiniz haliyle. Ne olursa olsun, diplomatlık insanın ülkesini temsil edebileceği, belki milletinin tarihinde rol oynayacak olaylarda aktörlerden biri olduğu ve hakkıyla yapılırsa vatandaşına ve toplumuna hizmet ettiği güzel bir görev. Tüm zorluklarına rağmen insana başka hiç bir şekilde tanışamayacağı çeşit çeşit insanlarla, başka türlü gitmeyi aklından bile geçirmeyeceği yerlerde, Türkiye Cumhuriyeti’ni arkasına alarak çalışma olma imkânı tanıyan renkli bir yönü de olan bir görev. Hele de kişinin karakteri buna uygunsa…

Yine de tüm bir ömrü geçici olduğunu- yani emekli olunca emanetleri teslim edeceğinizi-  bildiğiniz imkânlara rağmen, ülkenizden ve hep hasret yaşayacağınız sevdiklerinizden uzak yaşamaya değer mi sorusuna kesin bir cevabım yok. Kimbilir belki de bu soruya cevapları olduğu ve başka bir hayat görmedikleri için diplomat çocuklarının bir kısmı bu mesleği seçiyor ve babadan-oğula imajının doğmasına sebep oluyorken, bir kısmı da aynı nedenle, yani bu hayatın zorluklarını bildiği için fersah fersah kaçıyor diplomatlıktan…

Aslında hayata dair her şey gibi bu da ‘içi beni dışı seni’ hali tam da. Sonuçta bu dünyada cennet yok; her işin ya da tercihin bir bedeli var. Mesele, tercih ne olursa olsun onun hakkını verip bu dünyadan göçerken samimi bir  ‘iyi bilirdik’ denmesi ardınızdan…

 

 

Yeni Bir Yıl,Yeni Bir Yaş…

12 Oca 2012 Kategori: Genel

Bugün doğumgünümdü. Gerçi 11 Ocak’ın bitmesine iki dakika var benim saatimle, ama bu yazı bitene kadar yeni yaşımdan gün almaya başlarım. Doğrusu bu sene doğumgünüm konusunda pek hevesli, heyecanlı değildim. Tam aksine hafiften bir ‘bu yaşa kadar ne yaptım, kavanozun içine büyük taşlardan önce su ve kum mu doldurdum’ paniği hakimdi. Elbette hatırlanmak ve hatta sürprizlerle karşılaşmak istiyordum her doğumgünü çocuğu gibi. Öte yandan yaş ilerledikçe doğumgünlerine has coşkuların geride kaldığının, herkesin kendi harala gürelesiyle meşgul olduğunun da farkındaydım…

Sabah normale göre çok daha erken uyandım, kahvaltımı edip duşumu aldıktan sonra (metabolizmam çalışssın diye önce kahvaltı ediyorum, yeni yaşlar yavaşlayan metabolizma demek çünkü) biraz televizyon seyrettim Türk kahvesi eşliğinde. Doğumgünüm diye kendime iyi davranıp acelesiz bir sabahla başladım güne. Ofise gidip oturmam günlük park yeri arama seansı nedeniyle gecikti biraz. Bu arada, sabah çoktan emaillerimi kontrol etmiş ve insan kaynakları, bankalar, Turkcell, DigiTurk gibi şirketlerden gelen ‘sıcak’ mesajları görmüştüm bile. Danışmadan çiçeğimin geldiğini haber veren telefon gelince ‘kesin annemlerdir’ dedim, ama çok sevdiğim bir dostumdan olduğunu görünce sevindim. Az sonra da bizimkilerden meyveden yapılmış buket geldi zaten. Gün boyu telefon ve mesajla ama en çok da internet üzerinden kutlama mesajları geldikçe mutlu oldum elbette. En iyisi de öğlen çiçek yollayan dostumla güzel bir yemeğe çıkmak oldu. Ne kadar çok mesaj gelirse gelsin insanlarla yüzyüze olmanın yerini tutmuyor…

Akşamüstü ofiste sürpriz bir kutlama oldu. Bizim işyerinde gelen-giden çok olduğu için herkesin birbirinin doğumgününü bilme şansı olmuyor, ama sekreter duyunca bir şeyler hazırlamışlar. Çalışma arkadaşları için de bir ara olmuş oldu işte…

Akşam üniversiteden beri dostum olan bir arkadaşa uğrayıp daha çok dertleşme formatında geçen bir kaç saat sonrası eve geldim.Mutfakta yapılması gereken işleri salondan gelen TV sesi eşliğinde bitirdim bir yandan gelen son mesajlara cevap verirken. Bir doğumgünü daha böyle geçti işte. Hiç hesapta yokken hatırlayanlar iyi oluyor da hatırlamayınca içinizin burulacağı ve değer verdiğiniz insanlar hatırlamayınca tuhaf ve belki gereksiz bir sitem geliştiriyor insan…

Bugün bana en garip hissettiren şey ise geçen sene bugün ne yapmışım hatırlamak için açıp baktığım doğumgünü yazım oldu. Neredeyse tamamen aynı hisler içinde olduğumu fark edince ürperdim. Evet, temel olarak kötüye giden bir durum yok, ama tablo aynı seyirde devam ediyor. Acaba hayatın tamamı mı böyle? Öyleyse pek iyi bir haber değil bu sıradan ve rutin haller zira!

 

Dokunulmaz Kalmasın

6 Oca 2012 Kategori: Güncel, Siyaset

Ünlü boru hatırası 46.Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un...

Dün gece ikiye kadar ayaktaydım içinden geçtiğimiz bir tarihi süreç nedeniyle daha. Malum, eski Genelkurmay Başkanı, demecinden 26.sı olduğunu öğrendik mahkemeden çıkıştaki ifadesinde, İlker Başbuğ ‘internet andıcı’ davası nedeniyle ifade veriyordu tüm gün. Ben de en azından bugün haberlerden biraz uzak durayım, Grey’s Anatomy seyredeyim diyordum yatmadan önce, ama Twitter’dan İlker Başbuğ tutuklandı haberi gelince dayanamayıp TV’yi de açtım. Bu arada, öyle akıl almaz gündemi olan bir ülkeyiz ki Fransa’yla olan kriz  çoktan tarih oldu, daha üzerinden bir hafta geçmiş Uludere vehameti geri planda kaldı. Bu gündemlerden sadece biri bile ‘normal’ bir ülkeyi kaç ay meşgul edebilir aslında…

Neyse, eski de olsa bir Genelkurmay Başkanı’nın tutuklanmış olması yaşı bu ülkenin sorunlu asker ilişkilerini bilmeye yetecek olan herkese vay be dedirtiyor. Hoş, çok da yaşlı olmaya gerek yok bunun için. 27 Nisan muhtırasını hatırlamak bile yeter. Ya da İlker Başbuğ’un astlarının da işaret etmesiyle iyice ‘şüpheli’ hale geldiği ‘kara propoganda ve internet andıcı’ ve ‘ıslak imza’ vakalarını bilmek…Malum ordunun içinde en azından bir grubun hükümeti yıpratma ve düşürme amaçlı web siteleri kurduğu ispatlanmıştı. Yani ordu, hiç bir şekilde sokmaması gereken işlere burnunu sokuyor, dibine kadar siyasete bulaşıyor ve ‘bizim’ vergilerimizi ülke savunmasına değil, cuntacılığa harcıyordu! Herhangi bir devlet kurumunu bile azıcık bilen herkes bu işlerin sadece Albay Dursun Çiçek tarafından yapıl-a-mayacağını tahmin edebilirdi. Hele askeriye gibi emir-komuta zincirinin dışına asla çıkılamayan bir kurumda! Dolayısıyla, davanın varması gereken mantıklı nokta burasıydı. Sadece, Türkiye’de askerler uzun yıllar ‘dokunulmaz’ sınıf olduğu için muhayyilemiz almakta zorlandı bu haberi. ‘Vay be’ demeyen kaç kişi olmuştur merak ediyorum doğrusu…

Hukukun karşısında herkesin eşit olması yönünde bir adım olduğu için yargıyı tebrik etmek gerekiyorsa da insan bir yandan da ülkesinin ordusunun düşürüldüğü duruma üzülüyor. Zaten davanın ve konunun aslını anlamayan ve bunları adeta hükümetin intikam operasyonu gibi görenlerin en azından bir kısmının iyi niyetle söylediği de bu aslında: Koskoca ülkenin koskoca TSKsının başı örgüt mü yönetirmiş? Çok acı, ama ordunun içinde cunta kurulursa evet. Hukuki jargonla ‘örgüt’ tabiri kullanılıyor ve bu aslında hukuksuz, kanunsuz bir yapılanmaya işaret ediyor. Tabii ki insanın içini acıtıyor ordusunun seçilmişlere karşı böyle girişimlerde bulunması. Asli işinizi yapmak yerine neden siyasetle uğraşıyorsunuz ya da milletin takdiridir demek şimdi mi aklınıza geliyor demeden edemiyor insan Başbuğ’un çıkışta milleti adres göstermesini duyunca! Milletin takdirine bırakmak önce milletin tercihlerine saygı duymayı ve o milleti zor kullanarak ezecek girişimlerde bulunmamayı gerektirir! Darbe dile söylemesi kolay, ama acısı büyük bir tramva. 1980′i yaşayanlara sormak lazım bir darbenin günlük hayattaki karşılığı ne diye. Gerçi darbe mağdurları arasında bile askere dokunulmasından rahatsızlık duyanlar var Altan Öymen gibi ya anlamak mümkün değil. Herhalde darbenin hedefi AK Parti ve Erdoğan-Gül gibi isimler olunca mazur görülebiliyor en vahim suçlar bile!

İlker Başbuğ, yer altından çıkan silahlara boru, andıç belgesine kağıt parçası diyen bir komutan olarak tarihe geçecek belki, ama burada aslolan kişiler değil, bir zihniyet. Kendini seçilmişlerin üstünde ve her hukuksuzluğu yapmaya muktedir gören bir anlayış…Asıl onun değişmesi gerekiyor…İnsan tüm bu Ergenekon sürecini izlerken yıllarca koca bir yalan, balon içinde yaşatılmışız diye kendisini kullanılmış da hissediyor aslında. Hani Mehmet Ağar demişti ya, bir tuğlayı çekersem tüm duvar yıkılır diye. Keşke o çürük duvarların hepsi yıkılsa da yerine şeffaf, sağlam duvarlar inşa etsek toplum olarak…

Kimsenin dokunulmaz olmadığı algısı hukukun üstünlüğü ve demokratikleşme açısından önemli bir adım. İnşallah bu musibet bin nasihate bedel olur da artık kimse cuntacılık oynamaya kalkışmaz…

 

 

Beklentim Beklentisizlik…

31 Ara 2011 Kategori: Genel

2012′ye girmeye iki saatten az bir süre kaldı. Yılbaşları benim için farklı günler değil. Tam aksine böyle günlerde dışarı çıkmanın yorgunluk olduğunu düşünüyorum. O nedenle İstanbul’da olduğum halde bugün evden dışarı adımımı bile atmadım. Tabii biraz halsizlik ve hevessizlik de vardı,ama dışarısı ana-baba günü olduğu için yarına bırakmayı düşünüyorum işlerimi…

Yılsonları ne olursa olsun bir muhasebe vesilesi oluyor. Gerçi bir an için geçen yıla nerede girmiştim sorusunun cevabı bile hemen gelmedi aklıma. Beyrut’a gitmiştim bir kaç arkadaşla, ama yeni yıla girdiğimiz dakikalar normalden bile sıkıcıydı. 2011′de neler oldu sorusuna ise ancak haberleri ve almanak tarzı programları seyrettikçe doğru ya bu da olmuştu diye cevap verebildim. Kişisel olarak da belirleyici bir değişim olmadı doğrusu. Yani ne çok kötü ne çok iyiydi 2011 benim açımdan. Hoş, öyle bir dünyada ve ülkede yaşıyoruz ki insan sadece sağlıklı ve kazasız belasız yaşayabiliyorsa bile şükretmesi gerekiyor. Gerçi sağlık öyle büyük bir nimet ki gerçekten azıcık kaybetmedikçe kıymetini anlamıyor ve hep sağlıklı olmamız gerekiyormuş gibi hissediyoruz.

Yılbaşları kendi uydurduğumuz ve sıfırladığımız sayaçlar. Günler arasında bir fark olduğuna inanmayanlarımız bile içten içe gelecek 365 gün hayallerin gerçekleştiği daha güzel bir zaman dilimi olsun istiyor aslında…Ne var ki insanın ne kadar beklentisi olursa hayalkırıklığı da o kadar artıyor. O nedenle benim bu seneden en büyük beklentim beklentisizlik…Tabii bu da kendi içinde bir beklenti ve kendimi değiştirmem gerekiyor başarmak için. Zor kısmı da bu…

Sonuçta 2012 büyük ihtimalle 2011′den çok farklı olmayacak felaketler, üzüntüler,haksızlıklar, kısaca olumsuzluklar açısından. Dünya her zamanki gibi sorunların güzel şeyleri geçtiği bir yer olacak. Yine de hepimize sağlıklı,huzurlu, az stresli (sıfır gerçekçi bir hedef olmayacağı için), daha keyifli, hayatı gerektiği kadar ciddiye alacağımız ama aynı zamanda dünyaya gelme sebeplerimizi yerine getireceğimiz, kainata değer katacağımız bir yıl diliyorum…

 


Hakkımda

Sevgi Akarçeşme

Hayatı, hayatı sorgulamakla geçen, İstanbullu, ama nedense bir türlü İstanbul'a temelli geri dön-e-meyen, siyaset bilimine bilinçli olarak bulaştığından beri bu alandan kopmamış, nihai arzusu köşe yazarı olmak olan, okumayı yazmayı seven biri…
Kabataşlı, Bilkentli, Temple Üniversiteli, kendisini çok ait hissetmese de birazcık Bilgi Üniversiteli ve Ankara’ya bir türlü tam alışamasa da en azından bir süreliğine Çankayalı…

Philadelphia'da asistanlık yaptı.Washington DC'de ve Cumhurbaşkanlığı'nda özgün tecrübeler edinme şansı yakaladı.Şimdi ise Dışişleri Bakanlığı'na bağlı düşünce kuruluşunda danışman...

Hatırlatma

Adı üstünde kişisel bir web sayfası olan bu alanda yer verdiğim tüm düşünce,duygu ve yorumlar kişisel olup şimdiye kadar görev yaptığım ve yapmakta olduğum kurumlardan bağımsızdır. Çok bariz olsa da ben her ihtimale karşı uyarımı yapayım...