Barcelona´dan Kisa Notlar
Kategori: Gezi Notlari*Barcelona icin iki-uc gunun yetecegini dusundum once ama elimdeki minik rehberde bile aslinda kesfetmeye deger cok sey oldugunu gordum.Yine de temel yerleri gormek ve fikir edinmek icin yeterli iki gun bence.
*Endulus bolgesi cok daha ilginc ve ´egzotik´.Bu kelimeyi biraz korkarak kullaniyorum cunku sanki Ortadogu´yu hic bilmeyen bir Batili konusuyor gibi gelecek kulaga.Elbette Islam medeniyeti bizden,ama Granada gibi Akdeniz-Ortadogu karisimi bir sehir bizde olmayan cinsten bir yer.
*Cok fazla zamanimiz olmadigi icin sadece Granada´ya gidebildik,ama zaten Elhamra Sarayi nedeniyle en gorulmeye deger yer de orasiymis. Palmiye agaclari ve guzel bahceleriyle icinde masallarda anlatilan hayatlarin yasandigi bir yermis gibi duruyor Elhamra. Elbette mimarisi ve ince iscilik gerektiren detaylari harika.
*Barcelona´dan Granada´ya gece yatakli trenle gitmek bize hem zaman kazandirdi hem de yorulmadan gitmemizi sagladi.Guzel de bir yol hatirasi oldu.
*Barcelona´ya dair ne hatirlarsin geri donunce dense herhalde benim acimdan cevap Ortacag´dan kalma Katedrali,daha kucuk kiliseleri ve birbirinden ilginc ve dar sokaklari ile Barri Gotic olur.La Rambla sehrin en bilinen ve renkli caddesi.Istiklal Caddesi´nin daha cafcaslisi ama benim gibi gurultu patirtidan cok kimsenin olmadigi yerleri tercih eden biri icin kesinlikle Gotik semt ve yanibasindaki La Ribera cok daha fazla zaman gecirmeye deger.
*Sehre mimari acidan damgasini vuran isim Gaudi.Modernisme akiminin temsilcisi.En onemli eseri Sagrada Familia´yi bitiremeden bir tramvayin carpmasiyla olmus,ama yillarca santiyede yasayacak kadar isine sevdali bir adam.Boyleleri herhalde kalmadi artik...
Insanlara,yemeklere ve diger her seye dair izlenimlerimi ise donunce daha detayli yazmayi umuyorum.
Simdilik adios!
Yazar: sevgi
Tarih: 23 Temmuz 2010, Cuma
Yorum (0) Barcelona´da Ilk Saatler
Kategori: Gezi NotlariGelince gorusuruz demistim ama bir bagimli olarak internet bulmadan huzurlu uyuyamayinca ve kaldigim hostelde de,ki sanirim bir universite yurdu ve yazin turistlere kiralaniyor odalar, bilgisayar odasi gorunce aklimdakiler ucup gitmeden Barcelona´dan bildireyim dedim.
Ispanyolca bir klavyede ilk kez yazdigim icin kusurlarim simdiden affola...
Yola pozitif bir ruh haliyle cikmaya ve sorunlari sorun degil de tecrube olarak gormeye calisarak evden ciktim.Sabiha Gokcen´e ulasmak bile sabrimi tuketse de tum sureclerde basarili oldum sayilir. Bunda belki yanimda sohbet laflayacagim ama ayni zamanda da tartisma potansiyelimin oldugu cok iyi bir dostumun olmasi da etkiliydi. Neyse ki ben onun pasaport kontrolunde polisle olan konusmasina sonradan yetistim de sahit olmadim gerginlesebilecek bir diyaloga. Polisin Rus bir kadina konusma biciminden hakli olarak rahatsiz olmus benim her dogruyu her yerde soyleyen dostum.Ben konuyu kontrolden gectikten sonra ogrendim ama yine de konu ne olursa olsun oyle bir noktada hakli bile olsam tartismaya girmenin ya da birinin dusunce yapsini degistirmeye calismanin faydasi olacagini dusunmuyorum. Neyse, uçakta yanimiza tamamen rastlanti sonucu arkadasimla ayni konferansta sunum yapacak bir akademisyen oturdu.Zaten benim buraya gelmeme bu konferans iyi bir vesile oldu. Yol boyunca her konuda ayni fikirde olmasak da pek cok konuda kendi fikri olan uc hemcins olarak bolca konustuk ve en azindan Turkiye´de kadinlara verilmeyen firsat esitligi ve bakis acisi gibi konularda mutabik kaldik.
Onlarin kalacagi yer de ayni olunca birlikte taksiye binelim dedik.Daha once Ispanyollarla olumsuz tecrubesi olan yol arkadasimiz taksicinin bizi kandirma ihtimaline karsi ekstra hassas davrandi,ama en sonunda adamin olmayan Ingilizcesi ve benim iki donem aldigim ve kelime kelime hatirlamaya basladigim Ispanyolcam ile sehrin ana meydanlarindan birine geldik.
Planimiz ucumuz de deli gibi aciktigindan guzel bir yemek yiyip kalacagimiz yerlere gitmekti. Meze diyebilecegimiz ´tapa´lardan tadabilecegimiz bir yer olsun dedik ama elimizde valizlerle ve yorgunlukla pek arama luksumuz yoktu.Buldugumuz ilk duzgun gorunumlu yere girdik.Bir seyler de ismarladik.Tam yemeye baslamistik ki garsonlardan biri bizim yol arkadasinin ve biraz da benim cantamin ustune bir seyler doktu. Ben yikaninca cikar diyerek cok dusmedim ustune, ama kendisini radikal feminist olarak tanimlayan yol arkadasimiz benim gibi hakkini aradigini dusunen birinin bile agzini acikta birakabilecek bir tartismaya basladi restoran muduruyle. Adama cantasinin kuru temizlemede temizlenmeyecegini ve degerini istedigini soylese de adam once gecistirmek istedi ama bizim arkadas adam karsisindaki kararli durusunu hic bozmadigi gibi tripadvisor ve diger web sitelerinde kendisine yapilan bu muameleyi yazacagini soyledi.Bu noktadan sonra adam kabalasti ve tartisma kor bir noktaya gitti zaten.Haliyle bizim yemegin de hic bir tadi kalmadi.Sadece karnimizi doyurmus olduk.
Her ne kadar restorandan kotu bir izlenimle ayrilsak da sokakta adres sordugumuz insanlar cok yardimseverdi. Bizim yol arkadasinin bize yolu tarif etmekle kalmayip istasyona kadar bizimle yuruyen genc ve sempatik cocukla sohbeti gorulmeye degerdi. Bir de ustune merdivenlerden inerken bir kac baska delikanliya valizini tasirken yardim isteyince ben medeni cesareti karsisinda saskinlik duydugumu kendisine de soyledim.
Onlar trenlerini bulup gidince ben hostelime en yakin istasyona geldim gelmesine ama ondan sonra kime adres sorduysam bana farkli bir yon gosterince en iyisi taksiye bineyim deyip geldim, Zaten bu kadar hengameden sonra aksamin o saatinde elimde valizle bir de adres aramak mantiksiz olurdu.
Barcelona´ya bakabildigim kadariyla sevme potansiyelim olan bir sehir,ama artik kuresellesme yuzunden hic bir sey bizi sasirtmiyor ve her yer birbirine benziyor. Galiba o nedenle de seyahat etmenin eski zamanlardaki gizemi de kalmiyor.
Ben her turlu iletisim aracinin oldugu bir devirde bile elimde valizle birazcik eziyet cekince niye kendime bunu yapiyorum ki derken kimbilir Evliya Celebi ve diger gezginler neler yasiyorlardi diye meraklanmadan edemiyorum...Asil seyahat onlarinkiymis...
Yazar: sevgi
Tarih: 19 Temmuz 2010, Pazartesi
Yorum (0) İzin
Kategori: GenelYazarımız yıllık izninin bir böülünü kullanacağından bir süre yazılarına ara verecektir klişe ifadesini kullanabiliyor olmaktan mutluluk duyuyorum doğrusu.Her ne kadar Cumartesi çalışsam ve Pazar başlamış iznimin resmi olarak sadece 5 (beş) gününü kullanacak olsam da henüz tatil havasına girmiş değilim. Büyük ihtimalle de iş için bulunduğum atmosferlerin dışına çıkmadan da öyle hissetmeyeceğim. O nedenle en iyisi yurtdışına kaçmaktır deyip bir kaç günlüğüne İspanya'ya gidiyorum bir kaç saat içinde...İlk iki gece Barcelona'da (s'yi onlar gihi peltek söylemeye bayılıyorum bu arada) kalacağım yeri ayarlamak dışında hiç bir plan yapmadım!Neredeyse hiç bir ön okuma falan da!O nedenle plansızlıktan rahatsız olan bünyemde ciddi bir rahatsızlık var,ama bir kez de böyle deneyelim.Gerçi 2 günlük Roma da plansızdı ama en azından 3 gece kalacağım yer kesindi. Neyse, herhalde başımın çaresine bakarım koca bir insan olarak di mi?
Şu anda ondan da büyük endişem işle ilgili geriden beni hiç bir sorun,telefon ya da emailin takip etmemesi.
Hadi bana şimdilik müsaade.Arada tweetlerim elbette,ama izlenimler artık dönünce...
Yazar: sevgi
Tarih: 18 Temmuz 2010, Pazar
Yorum (0) Opera Şehre İnmişken...
Kategori: GenelEfendim dün akşam operadaydım. Hayır,opera şehre iniyor sloganının etkisinde kalıp da hadi ben de halka 'inen' operaya bir göz atayım diye değil. Hem bizim protokolcü arkadaşlarda fazla bilet olduğundan hem de o saatten sonra daha iyi bir plan yapma olasılığım olmadığından. Elbette, Barbaros Operası hakkındaki övgüyü de duymuş ve gösterinin afişini ve bazı resimlerini de görmüştüm. Dolayısıyla, opera delisi olmasam da gidip bir bakayım dedim nasılmış diye.
Gösteri başlamadan önce dağıtılan kitapçığı okumaya vaktim olmadığı için konuya göz atamadım,ama hem adından hem de etrafta İskender Pala'yı gördüğümden denizcilik ve Barabaros Hayreddin Paşa ile ilgili olduğunu anlamak zor değildi.Ne var ki oyun boyunca bir kaç nida hariçi hiç bir konuşma duymadık desem yeridir. Operadan çok dans ve baleydi. Bilmiyorum belki de böyle bir türü de vardır operanın...
Konuyu anlamaya çalışsam da pek çözemedim,ama danslar gerçekten çok etkileyiciydi. Bir kere insan o kadar erkek kusursuzca dans ederken bir erkek bedeni nasıl bu kadar estetik hareket edeblir diye soruyor kendine. Gösteride kadınlar da yer alsa da erkek hakimiyeti belliydi. Hepsinin çok çalıştığı ve emek harcadığı da...
Özellikle hareketli kısımlarda dikkatim dağılmadı ama doğruyu söylemek gerekirse çabuk sıkılan ve bağımlı biri olarak aralarda twitter'da neler oluyor kontrol etmedim değil. Tabii ki çantamın içinden telefonun ışığı gözükmeyecek şekilde.Bilmiyorum sonumuz ne olacak bu gidişle o ayrı...
Tahmin ettiğim gibi iki saat sürdü opera.Tam hadi bitirseler derken yani yerinde bitti. Önümüzde oturanların bravo demekten sesleri kısılacaktı.Hepsi de ayakta alkışladı. Elbette emeklerine ve performanslarına saygı duymak lazım ama herhalde yakınları ya da meslektaşları diye düşünmeden edemedim.
Son olarak, en güzel kısımlardan biri de müziklerdi. Kitapçığa sonradan baktığımızda Mercan Dede ismini görünce sebebi belli oldu.
Opera şehre iniyor sloganı bile başlı başına opera ve balenin bu sanatların nasıl algılandığının ve halkın belli bir kesimin gözündeki yerinin göstergesi olsa da aradaki önyargıları kırma adına iyi niyetli bir girişim olarak görülebilir. Zira opera deyince bir sürü insan 'yok kalsın' tepkisi veriyor. Halbuki ne operayı sevmek ne de sevmemek bir üstünlük göstergesi olmamalı.Sonuçta tıpkı sinema,müzik gibi o da bir dal. Ne yazık ki bizim çarpık modernleşmemizin araçlarından biri olunca opera bile simge haline gelmiş!
Yazar: sevgi
Tarih: 18 Temmuz 2010, Pazar
Yorum (0) Çiçek Davası'nın Deprem Yaratması Gerekirken...
Kategori: GüncelYüzlerce kez yazılmış,söylenmiş şeydir. Türkiye'de olanların onda biri başka bir ülkede olsa deprem etkisi yaratır diye.Hele son bir iki yılda özelilkle Ergenekon davası ile ilgili gelişmeler düşünülürse bu söze hak vermemek mümkün değil.
Dursun Çiçek ve ıslak imza davasında olan bitene bakalım bir mesela. Sadece en son gelişmenin bile fırtınalar koparması, siyasetle ilgilenen kitlelerin bununla yatıp kalkması gerekirdi. Zira kendi halkına ve halkın serbest ve demokratik bir seçimle iktidara getirdiği partiye karşı komplo planı kuran ordu mensuplarının bulunduğunun artık ordu tarafından yalanlanamadığı bir sürece girdik artık!
Malum Genelkurmay Başkanı önce ıslak kendi halkını düşman ilan ettiğini ispatlayan komplolar için önce kağıt parçası dedi tıpkı LAV silahlarına boru dediği gibi. Sonra imzalar sahte dendi. Brezilya dizilerinden beter hale gelen aşamalardan birinde Dursun Çiçek, irtica korkusu yayan web siteleri hazırladıklarını itiraf etti. En sonunda da askeri savcılık, baktı ki işin içinden çıkamayacak, bir kurban vererek komplonun içindeki diğerlerini korumaya karar verdi ve Dursun Çiçek'i feda etti. Güya Dursun Çiçek, terfi alamadığı için böyle bir belgeyi tek başına hazırlamış!
Kargaların bile gülmeyeceği böyle bir açıklama karşısındaki göreceli tepkisizlik asıl beni şaşırtan doğrusu. Yine bir tek 'malum gazete' ve zaten malum olan diğer bir kaç gazete konunun peşine düştü. Diğerleri ise Kılıçdaroğlu ve Erdoğan kaçta görüştü kim kime ne dedi düzeyinde yüzeysel konuları takip etmeyi tercih ediyor.Elbette bilinçli bir tercih bu her zaman olduğu gibi...
Bakalım Genelkurmay'ın kendisini satması karşısında Albay Çiçek nasıl bir tavır alacak?Üstlerini korumaya mı devam edecek yoksa gemileri yakıp konuşacak mı?Herhalde konuşması ülke açısından en hayırlısı olur,ama Çiçek'i feda edenlerın kaybedecekleri büyük olacağı için neler yapacakları da belli olmaz.
Yine de bu bir kağıt parçası ve imza sahteden bu noktaya gelinmesi bile gelişme.
Türkiye halkına komplo planlamayan ve masraflarını vergileriyle karşılayan insanları düşman görmeyen bir orduyu hak ediyor. O nedenle bu cuntacı zihniyetten kurtulması şart...
Ben umutluyum ama yine de önce halkın, bizlerin, hepimizin tepki göstererek bunu talep etmemiz gerekiyor...
Yazar: sevgi
Tarih: 16 Temmuz 2010, Cuma
Yorum (0) Halet-i Ruhiye
Kategori: GenelDeminden beri eskisi kadar yaz-a-mama nedenimlerim üzerine düşünüyor ve bunu en güzel özetleyecek başlık ne olabilir diye kafa yoruyorum ama gerçekten ağır basan hiç bir tek açıklama yok. Ve böyle olması bana daha da korkutucu geldi bir an için. Evet, bir nebze de olsa, tüm hareketliliği ve rengi içinde monotonlaşan hayatım etkili bunda belki, daha doğrusu işimin yaşadıklarımı kendime saklamayı gerektirmesi...Biraz da 140 karakterle de olsa twitterla kendimi ifade etmeyi daha sıklaştırmış olmam etkili olabilir, ama yine de bu ben eski ben değilim, o kesin.
Gündemi takip etmiyor da değilim. Tam aksine gündemin ortalarında bir yerlerdeyim de,ama nedense bir haberlerden de benzer tartışmalardan da bıkkınlık geldi. Daha doğrusu bizim medyada konuların tartışılma seviyesinden...
Aslında galiba biraz Türkiye'den sıkıldım ben.Böyle durumlarda keşke bir kaç ay yurtdışında bir kaç ay Türkiye'de yaşamaya imkan veren bir hayatım olsa diyorum. Biliyorum kim istemez ki diyorsunuz ama bende galiba biraz daha çabuk sıkılma potansiyeli var.
Belki de Temmuz'A, geç gelen ve geldiği anlaşılmayan yaza, henüz yapamadığım ve yapsam bile kısa sürecek bir tatile vermeliyim bu halimi...
Şu anda bende çöpe atma hissi uyandıran bu yazıyı sadece şu halimin kayıtlara geçmesi için bırakıyorum. Yoksa geriye dönüp okunacak hali bile yok biliyorum...
Yazar: sevgi
Tarih: 13 Temmuz 2010, Salı
Yorum (0) İklim
Kategori: GenelMilletçe her konunun üzerinde anlaşabildiğimiz söylenemez. Zaten öyle olması da gerekmiyor,ama herhalde iklimlerin bir tuhaflaştığı, hele hele de bu sene iyice tanınmaz hale geldiği konusunda hepimiz hemfikiriz.
Ne İstanbul'da ne Ankara'da yazın geldiğini bile hissetmiş değilim desem yalan olmaz. Yağmur, gökgürültüsü ve şimşekler herhalde hiç olmadığı kadar yaygın. İklimler küresel ısınma abartılıyor denenleri haksız çıkartacak derecede değişmiş durumda. Ne var ki benim şimdi bahsetmek istediğim iklim bu iklim değil, entellektüel iklim. Ya da genel olarak insanı okuma-yazmaya, kendini geliştirmek için bir şeyler yapma hevesine iten, motive eden mecazi iklim.
Sözü nereye getireceğimi tahmin ettiniz herhalde. Türkiye'de bu iklimi bulmanın ne derece zor olduğundan ve hatta imkansızlığından bahsedeceğim. Eğer akademik bir ortamda yaşamıyorsanız ya da kendinizi Türk televizyon ve gazetelerinin süfli seviyesinden soyutlamayı başaramadıysanız değil böyle bir iklime girmeniz, zıddı bir atmosferde zehirlenmemeniz çok zor.
Bir bitki gibi insan da içinde bulunduğu topraktan,havadan,sudan etkileniyor. Başka türlü bir bitki olsun isteniyorsa sera şartları oluyor ama işte o da doğalı gibi olmuyor...
Bu açıdan Amerika'yı özlediğimi ve gün geçtikçe köreldiğimi hissettiğimi itiraf etmeliyim. Elbette insanın iradesiyle başaramayacağı şey yok. Yine de televizyonu açtığı zaman alternatifler arasında bir PBS yoksa, arabasına bindiğinde seçeneklerden biri NPR değilse, gazete yazarlarının(!) tartışmaları bile belden aşağı konulara kayıyorsa, toplu taşıma araçlarında insanı yanındakiyle boş muhabbetten çok okumaya yöneltecek bir atmosfer yoksa insanın tek başına o iklimi yaratması zor...
Amerika'da master-doktora dersleri sırasında her bir ders için haftada birkaç tane kütük gibi kitabı bitirip (tabii o kısmı ayrı bir acıydı) analiz edebilir miydim burada acaba diye merak etmiyor değilim. Belki çevremdeki herkes okuduğundan belki o motivasyonla orada olduğumdan orada daha yapılabilir geliyor bana bunlar,ama bahsettiğim iklim faktörünün katkısı olduğuna hiç şüphem yok.
Keşke iklimler bu kadar değişirken Anglo-Sakson dünyanın zihni açık, daha çok sorgulayan ve daha az önyargılı iklimi bize de gelse...
Yazar: sevgi
Tarih: 5 Temmuz 2010, Pazartesi
Yorum (0) Twitter Akımı
Kategori: GüncelEskiden tarih yazmak daha kolaydı diye düşünüyorum bu aralar. Ne de olsa kaynaklar bir şekilde sınırlıydı.
Peki bugünlerin tarihini yazmak isteyenler ne yapacak?Tamam,hiç olmadığı kadar çok 'birincil' (bu tarz uydurma sözleri de hiç sevmem) kaynak var, ama bir şekilde 50 ya da 100 yıl sonra bugün olan bir olayı araştırmak isteyen biri hadi bir googlelayayım derse neresinden başlayacak işe araştırmanın?Daha doğrusu nasıl çıkacak işin içinden?Kaldı ki o zamana kadar Google'dan çok daha öte neler olur, belki düşünce gücü ile geçmişe gidip olayları seyretmek bile mümkün olur bu gidişle.Hoş, bizde o da bir şekilde kısıtlanabilir. O zamana kadar düzelir miyiz bilmiyorum çünkü....
Neyse, asıl geleceğim konu bunca çeşitlilik, internete bağlı olma durumu,email kontrol etme, Facebook, LinkedIn vs. yetmezmiş gibi bir de Twitter akımı başladı. Zaten vardı diyeceksiniz, tamam, haklısınız da,ama bir şeyin var olmasından daha önemli olan onun kişinin algısında var olup olmadığı değil mi? Benim için de Twitter nispeten gecikmeli girdiğim bir mecra oldu. Bu konuda kendime şaştığımı da itiraf edeyim.Önce çok sarmamıştı ve herhalde Demi Moore falan gibi ünlüler olduğu için çok popüler diye düşünmüştüm,ama son günlerde bende de alışkanlık yapmaya başladı.Bir sürü konudaki fikrimi, tepkimi ve hatta hissiyatımı Twitter'da paylaşma güdüsü bile oluştu.
Bu meselenin sosyolojik ve hatta psikolojik boyutları olduğunu ve incelenmesi gerektiğini kabul ediyorum. Zira ben de hayatının her detayını özellikle Facebook'ta olur olmaz herkesle paylaşanları, özel hayatlarına dair fotoğrafları herkese teşhir edenleri anlayamıyorum. Öte yandan iş bir olay,kişi,film,kitap ya da hayata dair herhangi bir konuda yorum yapmaya ve fikir beyan etmeye gelince bunu beyan etmeyi normal karşılıyorum. Zira ben her zaman kendini ifade etmeyi isteyen bir insan oldum. Tıpkı bazısının ketum olmayı tercih ettiği gibi. Bugün Twitter,internet hayatımda yokken günlüklerdi içimi dökmenin aracı. Belki bu kanalları bulamayan ama aynı derecede paylaşımcı köyde yaşayan bir amca için Twitter köy kahvesidir.
Kısaca bu aralar Twittercıyım.Kısa kısa her konuda yazabilmek ve interaktif olması hoşuma gidiyor. Belki, hatta belki değil kesinlikle enerjimi böyle dağıtmak yerine daha birikmiş ve damıtılmış fikirleri ve yorumları yazmak daha faydalı,ama bu kesinlikle daha eğlenceli...
Yazar: sevgi
Tarih: 4 Temmuz 2010, Pazar
Yorum (0) Hala mı?
Kategori: MedyaFatma K. Barbarosoğlu'nun
Osmanlı ekmeği mi Alman ekmeği mi başlıklı yazısını gördüğümde yazının dönüp dolaşıp Türk modernleş-eme-mesinin en temel sorunlarından biri olan başörtü meselesine geleceğini tahmin etmiyordum doğrusu. Aklıma her geldiğinde okuyup beğendiğim ve derinlikli bulduğum halde bir türlü alışkanlık haline getiremediğim bir sosyolog Barabaraosoğlu. Haliyle yazıının organik ekmeklerin ötesinde bir şeylerden bahsedeceğini tahmin etmek zor değildi. Yine de toplumsaki kutuplaşmanın hala bu derece olduğunu görmek hem içimi sızlattı hem de ürküttü beni.
Yazıyı okurken bahsedilen tipleri ve yüzlerindeki aşağılama ifadesini rahatlıkla gözümün önüne getirebildim. Zira 90lı yıllarda başörtülü insanlar çokça bu tarz muamelelere maruz kaldılar. Bazıılarının örtülerinin başlarından çekildiğine dair olaylara bile şahit olduk. Normal ve demokrat bir ülkede asla kabul edilemeyecek şeyler burada yaşandı. Sebebi de 'beyaz Türk' zihniyetinin farkında olmadan pençesinde olduğu bir sendrom: 'Entitlement'. Yani bir şeylere, o şey neyse, doğuştan hakkı olduğu varsayımıyla hareket etmek. Bu varsayım o kadar güçlü ki kendisi gibi olmayanın nasıl yaşaması gerektiğine karar vermeyi bile normal sayıyor.Tıpkı yazıda başörtülü birini sözle taciz etmeyi hakkı sayanlar gibi.
Hadi diyelim bunlar geçmişte yaşandı, daha cahil, olgunlaşmamış vs. bir toplumduk, dünyaya daha kapalıydık,ama hala bu derece bağnaz olmayı nasıl açıklayabiliriz?
Başörtüsü,din ve laiklik konularının suyu çıktı sanıyordum artık akademide özellikle, ama siyaset bilimci ve sosyologlara bu ülkede ekmek hiç bitmez bu gidişle!
Yazar: sevgi
Tarih: 29 Haziran 2010, Salı
Yorum (0) Bir İleri İki Geri ve İnternet Yasakları
Kategori: GüncelHer ne kadar bu toprağın insanı olarak 'iki ileri bir geri' lafını duyarak büyümüş olsak da şu aralar neredeyse 'bir ileri iki geri' aslında bizi anlatan hal dedirtecek saçmalıklara katlanmak zorunda kalıyoruz. Tamam, burası Türkiye ve her an her şey olabilir kabulüne de alıştık. Birbirimizden ne kadar farklı olsak da herhalde üzerinde uzlaşabileceğimiz noktalardan biri bu. Ne var ki, yine de 'modern' çağda yetişen ve modernizmin paradigmalarıyla zihinleri şekillenen insanlar olarak hep ileri gideceğimiz, en azından ileri gitmemiz gerektiği varsayımından da vazgeçemiyoruz. Sağolsun, Türkiye'de yaşamak bize bütün kabullerimizi her gün sorgulamamıza vesile oluyor!
İnternetle ilgili son haftalarda yaşadığımız rezillikler bu durumun en vahim örneklerinden biri. Aslında bu konuda, endüstrileşme gibi konularda geriden gelen bir ülke olarak hiç de fena bir durumda değildik. İnsanımız da malum teknolojiye uyum konusunda gayet hevesli.Tam ne güzel, neredeyse Amerika gibi her yerden her şeye ulaşabiliyoruz, bağlantılar vs. de fena değil derken Google'a yönelik akıl almaz ve hatta utanç verici yasaklar kapımızı çaldı.
Dışarıdan sansürcü, yasakçı ve otoriter bir ülke gözükmek kaygısı bir yana en başta bir internet kullanıcısının günlük hayatını felce uğratan kısıtlamalar bunlar. Belki yasağı getirenler başka bir nesilden olduğu ya da Google'ın hayatımızın ne kadar içinde olduğunu idrak edemedikleri için farkında değil ama cidden tadı tuzu kaçtı pek çok şeyin. Şu zamana kadar keyifle kullandığım google albümlerim yerine başka bir şey bulmak zorunda olmak ya da oradaki fotoğraflarıma ancak yurtdışına çıkarsam erişeceğimi bilmek çok sinir bozucu mesela.
Google'a getirilen kısıtlama için burada para kazanıp vergisini İrlanda'da ödüyor gerekçesi gösteriliyor. İşin mali kısımları beni ilgilendirmiyor. Zaten sıradan bir vatandaş ya da kullanıcı bunları bilmek zorunda değil bunları. Hele hele bu nedenle faturayı ödemek zorunda hiç değil!
Google'a kısıtlama fikri kimden çıktıysa bir an önce anlaması gereken bu kısıtlamanın google'dan çok Türkiye'ye ve bizlere toptan zarar verdiğidir. Oradan alacağımız vergilerden çok daha büyük bir itibar kaybını yaşamış bile olabiliriz şimdiye kadar.
Sorunların çözümünde yasakların en ama en son ve etkisiz çare olacağını anlamak bu kadar zor mu acaba?Peki tüm bir ülkenin kaderini ilgilendiren meselelerde karar alırken akl-ı selim nerede?
Google'ı ve onun tüm nimetlerini geri istiyorum bir vatandaş olarak. Herhalde internet günlük hayatının bir parçası olan herkes de benimle aynı fikirdedir.
Yazar: sevgi
Tarih: 27 Haziran 2010, Pazar
Yorum (0) Alıntı
Kategori: GenelBir ya da bir kaç sebeple istediğim kadar yazmıyor, yazamıyorum. Aslında paylaşmak istediklerimin miktarında ya da şiddetinde çoğu zaman bir azalma olmasa da şartlar gereği elim klavyeye eskisi kadar gidemiyor. Bir de buna üzülmek ya da bunu sorgulamak yerine geçici bir süreçtir deyip hayatımın bu dönemini de olduğu haliyle kabul ediyorum. Zira cidden kendi çapında olağanüstü halleri olan bir dönem aslında kişisel hayatım açısından bu yıllar ve çalışma ortamı.
Neyse, en azından arada hoşuma giden ya da hislerime tercüman olmuş dediğim alıntıları paylaşabilirim değil mi?
Bugünü bitirmeden okuduklarım arasında en samimi gelen satırlar yazar Buket Uzuner'in kadın-erkek ilişkilerine dair saptamalarından bir kısmı. Elbette istisnalar vardır ama ben kadının iyi bir analiz yaptığına inanıyorum. Buyrun bir de siz okuyun. Ropörtajın tamamı ise
burada.
Hiçbir erkeğin akıllı karısı ile sık sık gurur duyduğunu duymamışsınızdır dünyada. Karısının aklı ile gurur duyan, karısının ne kadar akıllı olduğuyla övünen erkek pek yoktur. Ama ne kadar güzel olduğu, ne kadar uyumlu, destekçi, namuslu olduğuyla gurur duyan çoktur. Akıllı ve başarılı karısı olanlara erkek arkadaşları 'Aman Ağbi Allah kolaylık versin!' der. Yani senin işin zor, demektir bu. O yüzden Virginia Woolf'un da dediği gibi akıllı bir beyin bir kadın vücudu üzerinde çok sorun yaratıyor. Çünkü erkekler kadının kafasına bakmıyor. O sadece vücuduna bakıyor. Bakın bunu böyle yazarsanız erkekler buna alınıp bana mektuplar yazacaklar. Ben onlarla uğraşmak zorunda kalacağım. Çünkü başıma geliyor böyle alınma ve sitemler. Yok, hiç erkek düşmanı değilim.
Yazar: sevgi
Tarih: 27 Haziran 2010, Pazar
Yorum (0) Normali Bilince...
Kategori: GüncelDün gelen şehit haberleri karşısında isyan etmemek, hele de ailelerin evindeki görüntüleri (hiç şaşmayan şekilde bu ülkenin sosyo ekonomik olarak aşağısında yer alanlar elbette yine o anne-babalar) seyredip de yeter artık noktasına gelmemek mümkün değil bu ülkeyi seven kimse için. Ne var ki zaten aslında amaçlanan da bu, yani toplumun ortak aklını ve sağduyusunu devredışı bırakıp tamamen hislerle hareket etmesini ve ortaya çıkan puslu havada kurtların serbest hareket etmesini sağlamak...Zaten kurtlardan bir kısmı tam da saldırıdan bir gün önce pek de becerikli şekilde tahliye edilmekle kalmayıp aynı zamanda pek 'ilginç' açıklamalar yapmadılar mı?Doğrusu ben Çetin Doğan'ın-ve silah arkadaşlarının- mümkün olsa, yani o planladıkları darbeleri yapabilseler milyonlarca insanı stadyumlara toplayacağına ve onların kullandıkları ifadeyle 'üstümüze çökeceğine' inandım kendisini dinleyince. Sadece bu kadarı bile bu ülkede sürmekte olan mücadelenin ne kadar önemli olduğunu ve vesayet rejimini değiştirmenin farz haline geldiğini gösteriyor.
Bu düzen böyle giderse ne olacak peki?O zaman normalin bu olduğunu sanarak yaşamaya devam edecek milyonlarca insan. Hoş, artık dünyaya gözleri özellikle kapatılmış, yurtdışına çıkışı yıllarca zorlaştırılmış yığınlar da kolay yutmuyor anlatılan masalları. Artık herkes farkında bu ülke ne zaman ayağa kalkmak ve azıcık şeffaflaşmak istese bir yerlerden düğmeye basıldığının.
Maalesef normali bilince tüm bu tablolar daha acı veriyor. Neden benim ülkem ve bizler böyle bir hayata, tekrarlanan senaryolara mahkum bırakılıyoruz diyor insan. Amerika'da ya da Avrupa'da sabah uyanan insanın derdi bunlar olmuyor. Bu sabah önce içimi karartan haber özetlerine baktıktan sonra kulağımda neşeli bir müzikle ağaçlar ve kuş sesleri arasında yürüyüşe çıktığımda bunlar geçti aklımdan.
Neden mesela bir Amerikalı için normal olan bizim vatandaşımız için olmasın?Neden biz de artık içi iyice boşalmış hamasi laflar dinlemek yerine haber bültenlerinde belediyenin yeni bir hizmetiyle ilgili, gayet mikro ama insani haberlerle başlamayalım güne?
Bu ülkede çok şey çoğu zaman anormal oldu. O kesin.Artık normali talep edenlerin sayısı da artıyor. Mesele kaybedecek çok şeyleri olduğu için her şeyi yapmaya hazır olanların kurduğu tuzaklara düşmeden normalleşme çalışmasına devam etmek. Söylemesi kolay evet,ama zor yolu seçmek zorundayız...
Yazar: sevgi
Tarih: 20 Haziran 2010, Pazar
Yorum (2)