Ejder Kapanı
Kategori: SinemaSınemaya hiç bir zaman hayır demediğim halde geçen akşam uykusuzluğumla mücadele edip kendiimi adeta zorlayarak dışarı çıkmamın nedeni bir arkadaşıma birlikte sinemaya gitme konusunda söz vermemdi. Bazen düşünüyorum da bana böyle küçük sözlerde bile durmayarak karşımdaki insanın planını bozmak bile rahatsız edici gelirken bazı insanlar acaba nasıl rahatça başkalarının hayatlatını mahvederek yaşıyor...
Neyse,salon tercihimiz Panora bence iyi seçimdi. Zaten Ankara'da bildiğim bir kaç tane var,ama bu bana Amerikan sinema salonlarını aratmadığı için daha iyisini aramadım henüz Ankara'da. Yalnız bizim aklımızdaki ilk film Up in the Air yoktu. Diğer iki yabancı alternatif de akılda bile kalmayacak cinsten hafif filmlere benzediği için bari bir Türk filminin gişesine faydamız olsun diyerek Ejder Kapanı'na girdik. Zaten film hakkında güzel eleştiriler okumuştum ama körler sağırlar muhabbeti olma ihtimaline karşı temkinli oturdum koltuğa. Pedofillerle ilgili polisiye bir film pek içaçıcı olmasa da bir emniyet mensubu ile polisiye bir film seyretme fikri de ilginç geldi bana doğrusu. Zaten film boyunca da gerçekten böyle mi tarzı sorularım eksik olmadı Tabii bazı kısımların doğrudan Amerikanvari olduğu da çok açıktı. Benim arkadaşın aklı daha çok filmde henüz stajyer, yani öğrenci olan kızın (Berrak Tüzünataç) hal ve hareketlerine takıldı, o kısımları gerçeklerden çokça uzak buldu. Senaristlere duyurulur.
Gelelim filme. Malum, Kenan İmirzalıoğlu ve Uğur Yücel başrollerde. Usta-çırak,baba-oğul yakınlığı içinde iki cinayet masası elemanı rolünde, pedofillere işkence yaparak öldüren katilin peşindeler. Film insanı baymıyor işkence ve kan görüntüleri biraz fazla CSI dizilerinden esinlenmiş gibi gelse de. Sonuna doğru hikayede ortaya çıkan 'twist' aa dedirtiyor insana ve artık biz Türkler de demek ki iyi film yapabiliyoruz diye hissettiriyor.
Uğur Yücel de Kenan da (soyadını yazmak zor geldi şimdi yoksa tanımadıklarıma ilk isimleriyle hitap etme gibi bir alışkanlığım yok) çok iyi bir oyunculuk sergiliyorlar. Kenan, sadece yakışıklı bir adam olduğu için bu kadar rol kapılamayacağını gösteriyor ki zaten şiveyle konuştuğu, kötü giyindiği ve bıyıklı olduğu bu rolde yakışıklı da görünmüyor pek.
Genel olarak beğendiğim Ejder Kapanı'na eleştirilerime gelince: Amir ve başkomiser tiplemeleri gerçeklerle çok uyumlu değil gibi. Yani accayip gece hayatı olan, otelde yaşayan ama cinayetleri çözmede üstüne adam olmayan Çerkez karakteri....Bir kere insan o kadar sigara ve içki içerek değil cinayet çözmek ya da polislik yapmak, masabaşı memur bile olamaz...Yine aynı şekilde Akrep'in yaşadığı metruk binaya benzer ev ve İstanbul'da her daim sular seller gibi yağmur yağması da gerçekçi değildi. Polisiye film yapacağız diye tüm şehri karanlık göstermişler.
Son olarak çoook kasmışlar ve keşke yapmasalarmış dedirten,en azından bana, araba ile takip sahnesi ve taksi (evet bildiğimiz ticari taksi) ile Galata Köprüsü açıkken üzerinden atlamak...Bunlar olmasa da film kötü olmuş denemezdi.
Konunun özüne ise hiç değinmiyorum. Zira pedofiller konusunda ne yapmanın en doğru karar olduğu hala tartışma konusu,ama onları hapishaneden kontrolsüzce dışarı salmanın en kötü tercih olduğu ortada.
Ejder Kapanı'nı beğendim beğenmesine ama o gece rüyamda ejder diye tanıtılan hayvanlara benzer haşereler de gördüm. Türk sineması kazansın dedik,ama belki de güzel bir uyku için masal kıvamında bir Hollywood klişesi seçmek en güzeli:)
Yazar: sevgi
Tarih: 7 Şubat 2010, Pazar
Yorum (0) Gönüllü Yarı Açık Tutukevi
Kategori: GenelNeredeyse bir yıl önce, belki de daha uzun zaman önce, görüşlerine değer verdiğim (bana değer verdiğini düşündüğüm için biraz daha fazlaca,ama zaten insanlara verdiğimiz değer onların bize verdiğini sandığımız değere göre belirlenmiyor mu zaten?) biri bana hapishanede yaşar gibi bir hayatım olduğunu söylediğinde abartılı bulmuştum bu yorumu. Zira aslında pek çok açıdan harika (en azından dışarıdan öyle gözüken) bir düzenim var. Kendi hayatımdan ve günlük rutinimden bahsetmem işimden bahsetmemi gerektireceğinden bu konudan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyorum ama galiba kendi kendimi yavaş yavaş hiç bir eksiği olmayan, modern ve güzel bir hapishaneye mahkum ettim.
Ankara'da yaşamanın en rahat ve konforlu olabileceği bir mekanda, trafikten uzak mı uzak, istemezsem birlikte çalıştığım insanlar hariç kimseyi görmeyeceğim bir hayat sürdürüyorum. Kalabalık içine eğer Köşk'te bir davet olmazsa çıkmıyorum, kaba insanla karşılaşmıyorum, gün içinde gidip geldiğim rota bile değişmiyor. Tabii bu stresten uzak olduğum anlamına gelmiyor. Dışarıda başka bir hayat olduğunu bilsem de nedense rotamın dışına çıkmak gibi bir ihtiyaç bile hissetmiyorum. Benim için Ankara eşittir iş nedeniyle bulunduğum yer. Sosyalleştiğim, güldüğüm,espri yaptığım insanlar da iş arkadaşlarım. Bu duruma o kadar alıştım ki gönüllü olarak yarı açık bir tutukevine kendimi hapsettiğimi ancak İstanbul'a gidince hissediyorum. İşin ilginç kısmı ise Ankara'da başka bir alternatif olabileceğini teoride bildiğim halde bu 'Truman Show' tarzı hayatı değiştirmek için tek bir adım bile atmıyorum.
Bakalım Truman Show bitince ne olacak, ama şimdilik bu kafesin dışına çıkınca, mesela markete ya da sinemaya bile gidince tuhaf hissettiğim oluyor. Ben bile böyle hissediyorsam kimbilir uzun yıllar makam sahibi olmuş, normal hayata hiç karışmamış ya da sivil hayattan hep uzak yaşamışlar neler yaşıyordur diye merak etmeden edemiyorum...
Yazar: sevgi
Tarih: 4 Şubat 2010, Perşembe
Yorum (0) Günlük
Kategori: GenelÜniversite sınavına girerken yapacağımız tercihlerin (bizim zamanımızda-bu ifadeyi kullandığıma inanamıyorum- önceden yapılırdı tercih) hayatımızı ne derece şekillendirdiğini ancak sonradan anlıyoruz galiba.Zira üniversiteye başlarken İstanbul'dan ayrılan ben hala tam olarak,uzun süreli dönemedim hayatta kendimi en çok evde hissettiğim yere. Uzun süre göçebe yaşayınca da hep gittiğim yerlerde kişisel eşyalarımdan bazılarını bırakmak zorunda kaldım. Ankara'da ancak 1,5 yılım geçtikten sonra burada nispeten kalıcı olduğumu düşündüğüm için de artık annemlerin evinde hiç bir şeyim kalmasın, daha doğrusu artık her şeyim tek bir çatı altında toplansın isteği oluşunca kaç yıl önce sakladığım günlüklerim çıktı ortaya!
Evet, blog da bir anlamda günlük ve 2005 Mayıs'ından beri hatrı sayılır bir arşivim oluştu, ama burada birilerinin okuduğunu bilerek yazıyor insan elbette. Bir kaç gün önce sadece göz gezdirebildiğim günlükler ise günlük kelimesinin hakkını verecek cinsten. Belki şimdi yazsam çok daha kayda değer ve hatta tarihe tanıklık edecek şeyler çıkar ortaya, ama o zamanlar sanki bir görevmişcesine düzenli tuttuğum günlükler cinsinden bir şeyler yazma hevesi yok şimdi. Vaktim yok ise bence her zaman bahane...
1993'te başlamışım günlüklerime ve bir kaç günlük aralar hariç hiç kesintisiz 2004'e kadar devam etmişim!Hepsini okumama imkan yok elbette, en azından şimdi,ama şöyle bir bakınca bile bazı günleri tekrar yaşamış gibi oldum. Hatta aynı hisleri yaşadığımı hissettim. Bazı şeyleri ise gerçekten unutmuşum. Hayatımda çok önemli ve vazgeçilmez zannettiğim bazı insanların bazılarından eser yok. Endişe, üzüntü ve mutluluk kaynakları ise pek değişmemiş. O günlerden bu yana ölümle aramızdan ayrılanlar da olmuş doğumla hayatımıza girenler de. Aklımın ucundan bile geçmeyecek güzellikler de yaşamışım, hayalkırıklıkları da...
Belki binleri bulan o sayfaların çoğu belki aynı cümlelerin tekrarları ile dolu ve belki de harcadığım onca zamana değer bir tarafı yok (çok önemli ve ünlü biri olmadıkça), ama yine de nasıl geçmiş onca yılım diye sorduğumda en azından kendime cevap verebilmek ve bir kısmını hatırlamak için kaynağım var...
Yazar: sevgi
Tarih: 2 Şubat 2010, Salı
Yorum (0) Amerikan İş Anlayışı
Kategori: GenelSon 4-5 gündür Amerikalı bir gruptan bir konuda aldığımız eğitim nedeniyle fazlasıyla yoğun geçiyordu günler. Günümün yarısı zaten işle alakalı yerlerde geçiyor ama yoğunlaştırılmış eğitim arasında değil yazmaya doğru düzgün uyumaya bile fırsatım olmadı desem yeridir. Gerçi uykusuzluğumun zamansızlıktan başka sebeplerden kaynaklandığını düşünüyorum,ama sonuçta zamanım da bol değildi işte:)
Haftasonu her zamankinden erken kalkıp derse gitmiş olsam da bu eğitim bana çok iyi geldi. Amerikalılar'la çalışmanın ne kadar rahat ve keyifli olduğunu hatırladım. Zira başınıza ne geleceğini ya da gelmeyeceğini tahmin ediyorsunuz. Her ne kadar aralarında yaşamış,çalışmış,ders almış,vermiş bile olsam araya zaman girince unutmuşum en ufak bir işi bile ne kadar sistematize hale getirerek hallettiklerini. Yetişkin ya da üst düzey konumda bile olsa bazı kavramları sanki anaokulu çocuğuna öğretir gibi anlattıklarını da...Tabii bu nedenle bazı yerlerde lafı çok uzattıklarını düşünüyor insan, ama bir yandan da bu yöntem kimsenin geride kalmamasını sağlıyor.
Her zaman hoşuma giden ve Amerikan toplumunu bulunduğu yere getiren şey ise bence hep aynı. Yaptıkları işi ciddiye almaları. İş zamanı iş,ama eğlence zamanı da eğlence. İkisini ayırmayı da bizlerin aksine çok iyi başarıyorlar gibi geliyor bana hep.
Amerikalı grubun içinde daha önce yaşadığım yerlerde bulunanlar olunca ortak konular çıkması kaçınılmaz oldu. Ben de bir kaç günlüğüne oraya gidip gelmiş gibi hissettim kendimi. Amerika'da yaşamayı özlediğimi söyleyemem, yani Türkiye'de hayat pek çok açıdan daha keyifli,ama onların iş anlayışına bir kez daha gıpta ile baktığımı söylemekte hiç bir sakınca görmüyorum. Durum ortada zira...
Yazar: sevgi
Tarih: 1 Şubat 2010, Pazartesi
Yorum (0) Eksen Tartışmaları
Kategori: SiyasetMalum 2009 yılında da birileri eksen taşını kuyuya attı ve onu çıkarmaya çalıştık. Aslında bu tartışmalardan bıkkınlık geldiği için yılın sonunda bu konuda bir yazı yazayım dedım kayıtlara geçsin diye. Söylenmedik söz kalmadı diyebilirsiniz,ama bir de ben kendi fikirlerimi ortaya koymak istedim. Bu kez Türkçe yazdım ve galiba ilk kez, evet ilk kez, Türkçe bir yazım yayımlanmış oldu. Şimdilik
buradaki linkte internet medyasında,ama aynı adı taşıyan dergide de çıkacak(mış).
Dış Politikanın Ekseni Nereye Kayıyor?
Sevgi AKARÇEŞME
Türkiye, 2009 yılının son aylarını dış politikasının yönü ve ekseni üzerindeki tartışmalarla geçirdi. Peki, nedir bu eksen tartışmaları? Dayandığı bir temel var mıdır? Ya da Türkiye'nin ekseni kayıyorsa nereye kaymaktadır?
28 Ocak 2010
Yazar: sevgi
Tarih: 31 Ocak 2010, Pazar
Yorum (2) Türk İnsanının Parayla Problemi
Kategori: GenelHerkes gibi ben de magazin okuyorum.Niye okuyorum ya da merak ediyorum sorusunun cevabı da çok karmaşık değil aslında. Kendi hayatlarımız çok tekdüze ya da çekilmez geldiğinde hayatları kusursuz görünenlerinki nasıl görmek istiyoruz hepimiz.Gerçi bizde sorun ciddi (!) gazetelerde de magazinin başköşede olması. O nedenle insan istese de kaçamıyor.
Az önce Hürriyet'te Sibel Can'ın Beykoz Konakları'nda yeni dekore ettirdiği 4 katlı villasının haberine yer vermişler bir dekorasyon dergisinden alarak. Önce halkın yaptığı yorumlara baktım ve bir kez daha bizim milletin parayla sorunlu bir ilişkisi olduğuna kanaat getirdim.
Yorumların bir kısmı cidden hayret verici. Başkasının parasıyla kolay tabii diyenden Haiti'ye yardım ettin mi peki diye hesap sorana, soğukta kalanları hatırlatıp gösteriş merakını kınayarak evin hiç güzel olmamış diyene ve Türk halkına borçlusun bu serveti diyene kadar her çeşit var.
Neresinden başlasam bilemiyorum doğrusu. Kadının parasının hesabını ya da kaynağını merak etmiş değilim,ama arz-talep ilişkisinin olduğu bir sistemde ve insanların en büyük eğlencesinini televizyon olduğu bir ülkede bu kadın 90lı yıllarda baştacı edilmedi mi? Ne yaptığı ne ettiği adım adım takip edilmedi mi şimdi bu haberi okuyup yorum yapanlar tarafından?Ayrıca, şarkılarını seven varsa,konserlerine para veren varsa,kazanıyorsa kazanıyordur ve istediği gibi harcamaya da hakkı vardır diğer her insan gibi .Serveti harcamanın daha hayırlı yerleri de mutlaka vardır,ama bir insanın evini dekore etmesi diğerine engel olmayacağı gibi zaten hayır işinin de gizli olanı makbuldür.
Gelelim gösteriş meselesine. Ben de bakın şuyum var bunu yaptım şeklinde dergilere poz verilmesini hele hele Türkiye gibi şartları belli ve nispeten kolay para kazandığı düşünülene neredeyse düşman gözüyle bakılan bir yerde doğru bulmuyorum,ama kabul edelim ki gösteriş merakı Türk insanın çoğunluğunun kanında var. Geçenlerde Amerika'da bir arkadaşım Türkiye'de restoranlarda masaların çok içiçe olduğunu,ama Amerika'da perdelerle ayrılan masaların olduğu yerlerin bile olduğunu söyleyince, Türkiye'de adam restorana yanındakini, giydiğini vs. göstermek için gidiyor,neden görünmeyeceği bir yer istesin ki dedim. Biz henüz o aşamadan uzağız.
Aslında henüz para kazanmanın ayıp sayılmadığı bir toplum olmaktan da uzağız. Amerika belki gerçekten kapitalizmin en acımasız yaşandığı yer,ama kimse parasını nasıl harcadığı konusunda yargılanmıyor en azından. Adamlar parayla barışık çünkü kendileriyle barışık oldukları gibi. İsteseler,çalışsalar yapabilecekleri fikri aşılanmış. Bizde ise parası olsa tıpatıp aynı gösterişi yapacağı (bakınız özellikle gençliğinde parasızken solcu ve hatta komünist iken para kazanınca kapitalizme sadece fikir olarak değil yaşam tarzı olarak tam gönül vermiş tonla örnek), hatta belki daha fazlasına kaçacağı belli tipler bile etik eleştiriler yapmıyor mu ona şaşıyorum...
İnşallah zenginin malının züğürdün çenesini yormadığı ama çalışanın kazanabileceğinden emin olduğu bir ülkeye, parayla ve zenginlikle barışık ama gösterişten de uzak ve hayrı da gizli yapan bir halka kavuşuruz ne diyelim...
Yazar: sevgi
Tarih: 26 Ocak 2010, Salı
Yorum (1)